Komünist KöZ

Sayı: 48
Eylül 2009


Geri Dönmek İçin Tıklayınız

 

Yeni Bir Yükselişin Mimarı Olmak İçin Sembolik Eylemlerle Yetinme!

Emekçilerin Birleşik Kitlesel Mücadelesini Örgütle!

IMF ve Dünya Bankası’nın İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlediği yıllık toplantısı Ekim ayının ilk haftasına damgasını vurdu. 186 ülkeden 13 binden fazla üst düzey yöneticinin katıldığı bu toplantı, toplantıda imzalanan anlaşmalarla, alınan kararlarla öne çıkmadı. IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantısını protesto etmek için düzenlenen gösteriler, toplantılardan çok daha fazla gündem oldu. Türkiye sosyalist hareketini oluşturan irili ufaklı öbeklerin polisle girdiği çatışmalar, kırılan banka camları, tahrip edilen polis otoları, polisin uyguladığı şiddet, gözaltılar, biber gazı, sivil faşist güçlerin tertiplediği saldırılar gibi unsurlar öne çıktı. IMF’den ziyade İstanbul’da iki güne yayılan bir asayiş sorunu ve polisin bu sorunla nasıl ilgilenmesi gerektiği konusu tartışıldı.

Ne var ki, tüm bu gelişmelere bakarak ne IMF ve Dünya Bankası karşıtı protestoların yaşadığımız topraklardaki emekçilerin gündemine girdiğini söyleyebiliriz, ne de bu protestoların emekçileri örgütlemeye, politikleştirmeye ve harekete geçirmeye yönelik bir araç olarak kullanıldığını. Aksine bu protestoların belki de en belirgin özelliği, IMF politikalarından en çok etkilenen kesimlerden yalıtılmış olarak yapılmasıdır. Eylem alanlarında, meydanlarda, çatışmalarda sanayide özelleştirmeler sonucunda işini kaybeden işçilerden, sağlık hakları ellerinden alınan emekçilerden, çayda fındıkta açıklanan taban fiyatları nedeniyle mağdur olan köylülerden eser yoktu. Aksine IMF karşıtı protesto gösterilerine katılanların büyük çoğunluğunu üniversite öğrencileri oluşturdu. Elbette bu süreçte KESK, DİSK gibi sendikalar veya TMMOB, TTB gibi meslek örgütleri de sembolik bir takım eylemler yaptı. Ancak bu kurumlar da kendi üyelerini harekete geçirmekten ziyade yöneticilerini meydanlara taşımakla yetindi. Zaten uzun süredir buna alışmıştılar ve tersi yönde bir basıncı da üzerlerinde hissetmediler. Yıllar yılı kitle örgütü hüviyetinden uzaklaşıp bir sivil toplum örgütü olma yolunda ilerleyen bu kurumların tutumu da kimseyi şaşırtmadı. Ancak asıl bu düzenin değişmesi için bir devrimin şart olduğunu savunan akımların kitleleri harekete geçirmeye dönük eylemler örgütlemesi, IMF-Dünya Bankası eylemlerine böyle bir kaygıyla hazırlanması beklenirdi. Ancak eylemlerin hiçbirisi böyle bir kaygıyı gözeterek örgütlenmedi.

IMF-Dünya Bankası protestoları emekçileri, ezilenleri sokağa taşıyacak kitlesel, politik eylemler olarak değil bireysel, sembolik eylemler olarak tasarlandı. Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde bir öğrencinin IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’a ayakkabı fırlatması bu bakımdan çarpıcı bir örnekti. İzmir'de 6 Ekim günü IMF’ye ve tersane cinayetlerinden Çiğli Organize’ye ağır çalışma koşulları altındaki işçilerin sorunlarına dikkat çekmeye çalışan Ekim Gençliği militanlarının, bu sorunların muhatabı olan işçileri IMF karşıtı güçlü bir protesto için alanlara taşımak yerine, kendilerini saat kulesine zincirlemeyi tercih etmeleri de sosyalist akımların bu dönemde önlerine koydukları eylem tarzını gösteren ibretlik örneklerdendi. Haftalar boyunca pek çok eylem ve basın açıklaması da ülkenin birçok yerinde emekçileri harekete geçirme kaygısı taşınmadan örgütlendi. Bu nedenle de bu basın açıklamaları sınırlı bir kitleyle belli bir görüşü ifade etmenin ötesine geçmedi.

Hiç kuşkusuz IMF-DB protestolarının bu şekilde örgütlenmesinin başlıca nedeni kamuoyunu burjuva medya aracılığıyla etkilemeye yönelik bir siyaset anlayışının yaşadığımız topraklardaki sosyalist akımlar arasında belirgin bir yer edinmiş olmasıdır. Sosyalist akımların büyük bir çoğunluğu IMF-Dünya Bankası protestolarında asıl harekete geçirilmesi gereken kesimlerle temas etmek, onları alanlara taşımak yerine burjuva basının ilgisini çekmeyi hedefleyen eylemleri tercih etti; kendi araçlarıyla kendi sözlerini söylemek yerine kendi görüşlerini burjuva basını aracıyla muhataplarına taşımaya çalıştı.

Sosyalistler, bu şekilde burjuva basının gündemine de girmeyi başardı. Ama nasıl ki 2007 1 Mayıs'ı burjuva medya aracılığı ile emekçilerin gündemine bir trafik sorunu olarak girdiyse, 2008 1 Mayıs'ı evlerinden televizyonlarını seyreden emekçilerin gündemine bir asayiş ve “makul rakam” sorunu olarak girdiyse, IMF-Dünya Bankası eylemleri de emekçilerin gündemine benzer bir şekilde girdi. Elbette burjuva basının sosyalistlerin, devrimcilerin mücadelelerini her halükarda baltalayacağına, çarpıtacağına en ufak bir şüphe yoktur. Asıl sorun emekçilerin bizzat dahil olmadığı bu tarz eylemlerle emekçilere dışardan müdahale edilebileceğinin, kitlelerin hareketlendirilebileceğinin düşünülmesi, bu eylemlerden medet umulmasıdır.

Sosyalist, devrimci akımların böyle bir yanılgı içerisinde olması, verdikleri mücadelenin de burjuvazi tarafından, kendi it dalaşlarında, birbirlerini zayıflatmak için kullanılmalarına neden olagelmiştir. IMF protestoları da AKP ile rakipleri arasındaki çatışmaya göre öbekleşen burjuva basını tarafından istismar edildi. Buna göre AKP’nin kiralık kalemleri “Provokatörler polisi zor durumda bıraktı, ortalığı karıştırdı ve hatta vatandaşlarımızın ölmesine neden oldu” fikrini pompalayan yayınlar yaparken, burjuvazinin AKP karşıtı kalemleri de “polis orantısız güç kullandı ve ateşe körükle gitti” diyerek polisi, polis üzerinden İçişleri Bakanlığı’nı ve hükümeti sıkıştırmayı hedefledi. Böylece sosyalist hareket, IMF de dahil olmak üzere egemen sınıfın tüm kesimlerine karşı bir bağımsız odak olmaktan ziyade burjuvazinin AKP karşıtı kesimlerinin kullandığı bir malzeme oldu. Tüm bu özellikleri nedeniyle Ekim ayına damgasını vuran IMF protestoları egemenlerin çizdiği çerçevenin dışına çıkamadı. Tam da bu nedenle, IMF toplantısı ile birlikte gündeme gelen bu protestolar, zirvenin sona ermesiyle birlikte buharlaştı. Sosyalist hareket kendi bağımsız gündemini yaratarak gündeme müdahale etmiş olmadı. Tersine burjuvazinin belirlediği bir gündeme sıkıştı ve sesi diğer birçok muhalif sesin içinde boğuldu.

Seattle 99’dan İstanbul 09’a Uzanan Eylem Tarzı 71 Kopuşundan Geri Düşüşün İfadesidir

IMF-DB eylemlerinde açıkça görülen bu siyaset anlayışının sosyalist hareket için bir yenilik ifade etmediği açıktır. Zira sembolik eylemlerden medet umanların ilham aldığı gelişmeler uzun süredir dünyada ve yaşadığımız topraklarda hegemonyasını kurmakta ve sol, sosyalist, devrimci akımları peşinde sürüklemektedir. En çarpıcı şekliyle bundan 10 yıl önce, Köz siyaset yaşamında henüz ilk adımlarını atarken patlak veren Seattle eylemleri bu siyaset anlayışı açısından bir milat olmuştu. 1 Aralık 1999’da Dünya Ticaret Örgütünün Seattle’da yaptığı toplantı sırasında sokaklarda yaşanan çatışmalar, o zaman sosyalist akımların büyük çoğunluğu tarafından ayakta alkışlandı. Bugün de hala alkışlanmaya ve örnek alınmaya devam ediyor. Bu nedenle sosyalist akımların IMF-DB eylemleri sonrasında gururla “İstanbul Seattle oldu, Davos oldu, Cenova oldu; dünya ezilenlerinin kalbi İstanbul'da attı” diye yazmalarına şaşırmamak gerekir. Asıl şaşırtıcı olan sosyalist akımların bu yolun “Deniz Gezmişlerin, Mahir Çayanların, İbrahim Kaypakkayaların yolu” olduğunu savunmalarıdır. Zira Seattle'da sol için alternatif olarak ortaya çıkan yeni bir yol varsa, bu yol 71 devrimci kopuşunu gerçekleştirenlerin izledikleri değil, onların koptukları yolun devamıdır.

Seattle eylemleri patlak verdiğinde Köz sayfalarında “Seattle, 68’den beri Avrupa’da hegemonyasını kurup, proletarya ve leninist bolşevik çizgiyle bağlantılarını keserek, kendilerini «Yeni Sol» diye adlandıranların var güçlerini ortaya koydukları zaman ulaşabildikleri sonuçtan başka bir şey değildir“ diye belirtmiştik. Yeni sol proletarya ile bağını koparmakta ve suçunu gizlemek için de her “radikal” eylemlerinde bu eylemlerin aslında emekçilerin eylemleri olduğu safsatasını yaymaktadır. Aynı devrimcilikle bağını kopardıkça “kırılan camların”, “yakılan araçların” devrimciliğin kanıtı olduğu savundukları gibi. Köz ortaya çıktığından beri bu yanılsamanın altını çizmektedir. Seattle'a alkış tutanların bu hatasını gösterebilmek için Köz sayfalarında şunları yazmıştık:

“Oysa devrimciliği reformizmden ayıran, ne alanlara çıkmaktır ne de polise karşı şiddet uygulamaktır. Böyle bir ayrım çizgisi çekenler 1848 barikatlarında çarpışanların önemli bir kısmının burjuva sosyalizmin en önemli temsilcisi Proudhon’un etkisi altında olduğunu unutuyorlar. Devrimci bir hareket verili devlet aygıtı parçalamaya yönelmiş bir harekettir. Devrimci şiddet ve alanlardaki tutum ise bunun sadece bir dışa vurumudur.”

Bugün açısından asıl çarpıcı olan ise 1999'da bu hareketi alkışlayanların artık bu hareketten farklarının silikleşmesidir. 1971 devrimci kopuşuyla, 1968 hareketinin dünyada yarattığı yönelimden farklı bir mecraya yönelen sosyalist hareket, bu kopuştan geriye düşmektedir.

Bu düşüşün başlangıcını 1977 1 Mayısına kadar götürmek mümkündür. TKP'nin ve DİSK'in ortamını yarattığı ve devletin tertiplediği saldırı sonrası, yaşadığımız topraklarda kitlesel eylemlerin yerine sembolik eylemler geçmeye başladı. Bu eylemler 12 Eylül sonrasında ise adeta başlıca siyaset tarzı haline geldi. 1995’te Gazi Ayaklanmasıyla birlikte varoşlardan yükselen işçi hareketi de bu bakış açısı nedeniyle gelişip serpilmek yerine kurudu. 1996 ölüm oruçları sırasında asıl gücünün varoşlardan geldiğini görmeyen devrimci hareket içerideki tutsaklara kamuoyuna seslenen sembolik basın açıklamaları ile sahip çıkmaya çalıştı. 2000’deki cezaevi saldırıları sırasında varoşlardaki emekçilere seslenmek ve onları harekete geçirmek yerine kent merkezlerindeki basın açıklamaları yapmak benimsendi. 2004 yılında NATO eylemleri ise Seattle solculuğuyla benzerliğin kurulduğu bir dönüm noktası oldu. Reformistlerin ve liberallerin sırf çatıştıkları için devrimci sayılmaya başladıkları ve devrimci-reformist ayrımının bulanıklaştığı bu süreç derinleşti. 2007’den itibaren ise Taksim’de 1 Mayıs hedefi ise bunun çarpıcı bir ifadesi oldu. Ancak yıllar yılı kitleler nezdindeki itibar kaybı bu şekilde önlenemedi. Tersine bu bakış açısı geri çekilme döneminin sosyalist kadrolar üzerindeki tahribatını derinleştiren bir unsur olarak öne çıktı.

Tüm bu söylenenlerden maksadımız felaket tellallığı yapmak veya umutsuzluk tabloları çizmek değildir. Tersine yola çıktığımızdan beri geri çekilme döneminden çıkışın ipuçları olabilecek fırsatlara dikkat çektik, bu tür olanakları değerlendirmek üzere hareket ettik, çevremizdeki devrimci akımlara da bu doğrultuda birlikte sorumluluk almak üzere çağrımızı yükselttik. IMF-Dünya Bankası protestolarını değerlendirirken de aynı bakış açısını elden bırakmıyoruz. 71 kopuşunun açtığı yoldan yürüyebilmek için, içinden geçtiğimiz dönemde önümüze çıkan fırsatların emekçilerin örgütlendirilmesi için, emekçileri kitlesel, birleşik bir şekilde alanlara, meydanlara taşıyabilmek için, ezilenleri ve sömürülenleri devrim ve demokrasi mücadelesinde bağımsız bir özne durumuna getirebilmek için kullanılması gerektiğinin altını ısrarla çiziyoruz. Pratiğimizle de bu yolun nasıl yürüneceğine ışık tutuyoruz.

Sembolik Eylemlerden Medet Umanlar, Kitleleri Harekete Geçirebilecek Fırsatları da Göremezler

Komünistlerin birliğini savunanlar 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Bin Umut adaylarının meclise girme çabasını da 29 Mart yerel seçimlerini de emekçilerin örgütlülüğünü artıracak, demokrasi mücadelesinde ezilenlere ve sömürülenlere yeni mevziler kazandıracak fırsatlar olarak değerlendirdi. DTP'nin kapatılmasına karşı, DTP'li milletvekillerinin meclisten çıkarılmalarını engellemek için verilecek mücadelenin de bu geri çekilme döneminden çıkabilmenin önemli araçlarından birisi olduğunun altını çizdik. Newroz alanlarını dolduran yüz binlerce işçinin 1 Mayıs'lara taşınmasının olanaklarına dikkati çektik. Bu sorumluluğu beraber üstlenebilmek için çağrılarımızı yükselttik. Emekçilerin politikleştirilmesi, kendi sorunları etrafında örgütlenmesi, kitlesel, birleşik bir şekilde alanlara taşınabilmesi için sembolik eylemlerin de dışlanamayacağını, aksine bu hedefler doğrultusunda kullanılabileceğinin altını çizdik, çizmeye de devam ediyoruz.

Bugün karşı karşıya kaldığımız sorun örgütlenen eylemlerin şekline ilişkin bir sorun değildir. Bir hedef sorunudur. Önüne emekçilerin örgütlendirilmesini, somut politik talepler etrafında harekete geçirilmesini koymayan akımlar, önlerine çıkan fırsatları da – şecereleri ne olursa olsun - değerlendiremeyecektir.

Nitekim öyle de olmaktadır. Belki de bunun en çarpıcı örneklerinden birisi yine geçtiğimiz ay içerisinde yaşandı. IMF-Dünya Bankası toplantılarını protesto etmek için hazırlıklar sürerken bu zirve kadar önemsenmeyen bir toplantı Diyarbakır’da Mezopotamya Sosyal Forumu adı altında sessiz sedasız gerçekleşti. İlginçtir, aslında Seattle protestoları ile Sosyal Forumlar birbirlerine göbekten bağlıdır. İkisine de damga vuran siyasi anlayış aynıdır. Yeni Sol'un liberal, tasfiyeci, proletaryayla ve devrimle bağını koparmış olan anlayışıdır iki eylem şekline de hakim olan. Dünya emekçilerinin Seattle'a, Cenova'ya aktığını söyleyenler, aynı zamanda dünya proletaryasının Mumbai'da, Caracas'ta küresel direnişi örgütlediği efsanelerini yaymaktadırlar. Bu eylemlerin takipçileri de, alkışçıları da özünde aynı akımlardır.

Zaten zurnanın zırt dediği yer de tastamam burasıdır. Dünya'nın dört bir yanına, Brezilya'ya, Venezuela'ya, Hindistan'a, İsveç'e gitme zahmetine girerek sosyal forumların reklamını yapan akımların, hemen yanıbaşımızdaki bir coğrafyada yapılan bir sosyal foruma neden pek rağbet etmedikleri bu akımlar için kolay açıklanabilecek bir konu değildir. Üstelik, Diyarbakır'da örgütlenen Mezopotamya Sosyal Forumu bu topraklardaki emekçilerin nasıl örgütlenebileceği konusunda da önemli deneyimler sunmakta olduğu göz önüne alınınca, sorunun önemi daha da açığa çıkmaktadır.

Mezopotamya Sosyal Forumu'na asıl damga vuran dünyanın dört bir yanından gelen sosyalistler, anarşistler değildi. Kuzey Kürdistan'da uzun bir süredir örgütlenen kitle örgütleriydi. Bu kitle örgütlerinin ortak noktası çalışmalarının merkezine emekçilerin somut sorunlarını almaları ve bu sorunların çözümünün de emekçilerin, ezilenlerin örgütlülüğünden geçtiğini savunmalarıydı. Yoksullukla mücadele için kurulan dayanışma kurumları, gıda bankaları; kadınların kendi istihdam sorunlarına çözüm olabilmesi için örgütledikleri kadın kooperatifleri; eğitim hakkı için mücadele edenlerin örgütledikleri dernekler, destek evleri; üretim kooperatifleri aracılığı ile çok daha geniş kitleleri örgütlemeyi önlerine koyanlar vardı Mezopotamya Sosyal Forumu'nda. Bu kurumlar mevcut örgütlülüklerinin sermayeye ya da burjuvazinin farkı kesimlerine sırtını dayamadan, bağımsız bir şekilde nasıl sağlandığının deneyimlerini taşıyorlardı.

Kürdistan'daki belediyeler de halihazırdaki çalışmalarını, projelerini aktarmak, kitle örgütleriyle, geniş kitlelerle kurdukları bağları aktarmak üzere bu forumdaki yerlerini almıştılar. Yıllardan beri Fatsa deneyimi ile sosyalistlerin didik didik öğrenmeye çalıştığı deneyimler, yanıbaşımızdaki bir coğrafyada misliyle yer etmekte. Sosyal Forum, düzenlenen panellerin ötesinde, bu deneyimleri öğrenmek ve bulunduğumuz coğrafyaya taşımak için neler yapılabileceğini tartışmak için elverişli bir zemindi. Komünistler de sosyal forumdan bu şekilde yararlanmak üzere hareket ettiler.

Zira içinde bulunduğumuz geri çekilme döneminde için en çok ihtiyaç duyduğumuz deneyimlerin başında da emekçilerin örgütlendirilmesi, politikleştirilmesi, kitlesel bir şekilde alanlara, eylemlere taşınması gelmekte. Zaten 12 Eylül darbesinin burjuvazi için asıl kazanımı da, devrimci akımları 71 kopuşunu yaratanların mirası olan bu deneyimlerden koparmak olmuştur. Bu nedenle, Denizlerin, Mahirlerin, İbo'ların yolundan tekrar yürüyebilmek için yanıbaşımızdaki bu deneyimlere burun kıvırmamak, tam tersine dört bir koldan bu deneyimleri yaşadığımız topraklara taşımak gerekmektedir. Bunu sorumluluğu hissetmeyenler sembolik eylemlerle emekçilere dışarıdan seslenmeye mahkum kalacaklardır.

Emperyalistler arası paylaşım kavgasının keskinleştiği, dolayısıyla yaşadığımız topraklarda burjuvazinin kendi arasındaki rekabetin şiddetlendiği bir dönemden geçiyoruz. AKP bir yandan açılım projesi altında demokrasiye susamış ezilenlerin ve emekçilerin umudunu körüklerken, bir yandan da yeni dönemin saldırılarına hazırlanıyor. Tezkerenin bir yıl daha uzatılması önerisi düzen partilerinin oy birliğiyle meclisten geçerken, tezkereye red oyu veren DTP'nin kapatma davası tekrar gündeme alınıyor. DTP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak için yapılan hazırlıklara da hız veriliyor. Saldırıların ve burjuvazinin kendi arasındaki rekabetin kızıştığı bu dönem, aynı zamanda devrimcilerin önüne yeni fırsatlar sunuyor.

Burjuvazinin planlarını bozmak için sembolik eylemlerden medet ummak beyhudedir. Düzen güçlerinin planları ancak devrim ve demokrasi güçlerinin bağımsız ve birleşik eylemleriyle, varoşların kitle örgütleriyle ilmik ilmik örülmesiyle, demokrasiye susamış yüz binlerce emekçinin Newroz ateşiyle körüklenmiş 1 Mayısları örgütlendirmesiyle bozulabilir. Komünistler geri çekilme döneminden Newroz’un ateşiyle körüklenen, mevcut demokratik mevzilere sahip çıkan ve yeni mevziler kazanmayı hedefleyen emekçilerin kitlesel ve birleşik mücadelesi aracılığı ile çıkılacağını biliyorlar. Yeni bir yükselişin mimarı olma iddiasıyla bolşevizmin izinden giden komünistlerin birliğini sağlayacak partiyi inşa etmek üzere mücadele ediyorlar.