Proleter Devrimci KöZ

Sayı: 25
Mart 2005


Geri Dönmek İçin Tıklayınız

 

8 Mart Eylemlerini
Hangi Bakış Açısı ile Değerlendirmeli?

8 Mart eylemlerini, özellikle İstanbul’da gerçekleşenleri, iki farklı biçimde kavramak mümkün. Görünüşe aldanarak ya da içinden geçtiğimiz dönemi belirleyen siyasal gerçeklerden yola çıkarak.

Görünüşe aldananlar İstanbul’da üç farklı 8 Mart gerçekleştiğini düşünecekler, bu eylemler arasındaki yüzeysel karşıtlıklara işaret edecekler. Söz konusu eylemler arasındaki en büyük karşıtlıkları elbette DEHAP’ın cumartesi günü Kadıköy’de düzenlediği mitingle pazar günü Beyazıt’ta düzenlenen basın açıklaması arasında bulacaklar. Bu yüzeysel karşıtlıkları fark etmek güç değil.

Örneğin Kadıköy’deki ilk mitingde kortejler sadece kadınlardan oluşurken Beyazıt’taki basın açıklamasına katılanların ezici çoğunluğu erkekti. Ya da 5 Mart’ta iç bayıltıcı bir şenlik erkek ve kadın polisler nezaretinde vukuatsız seyrederken, ertesi gün Beyazıt’taki eylemin polisin şiddetli saldırısına maruz kaldığını fark etmemek de mümkün değil. Aynı şekilde DEHAP’ın damga vurduğu eyleme katılanlar ağırlıklı olarak Kürt kadınlarının sorunlarını yansıtırken, Beyazıt’ta Kürtlere ilişkin neredeyse hiçbir slogan atılmamasını da fark etmek keskin bir gözlem gücü gerektirmiyordu.

Bu bağlamda, görüntülere teslim olunduğu sürece, pazar günü EKB’nin Kadıköy’de düzenlediği gösterinin bu iki eylemin ortasında yer aldığını söylemek de mümkün: kadınların öne çıktığı fakat erkekleri dışlamayan karma kortejler; Kürtlere ilişkin tamamen duyarsız kalınmayan ve tam bir şenlik havasında geç(e)meyen bir miting. (Mitingi düzenleyenlerin bandolarına ve görsel hazırlıklarına rağmen, hem katılanların farklı duyarlılıkları, hem kürsüden yapılan konuşmalar, hem de mitingin ortasına düşen Beyazıt haberlerinin de katkısıyla bu miting tam bir şenliğe dönüşememişti).

Hangi Alandan Bakıldığına Göre Değişen 8 Mart’lar

Görünüşe aldanarak 8 Mart değerlendirmeleri yapanların 8 Mart yorumları da bulundukları miting alanına göre değişmektedir.

Cumartesi günkü eyleme katılanlar kendi eylemlerini kadınların sorunlarını merkeze oturtan, kadınların inisiyatifini kırmayan bir eylem olarak övme ve bu eylemin Dünya Kadınlar Gününün anlamına en uygun eylem olduğunu ileri sürme eğilimindedir; zaten bu peşin hükümle oraya gitmişlerdir. Aynı açıdan bakanlar, Beyazıt’taki basın açıklamasını kadınlarla ilgisi olmayan bir eylem olarak tarif edip yok sayarlar; ya da kadınların sorunlarını ikinci plana atan, daha önemlisi AB’yle bütünleşme ve sözümona demokratikleşme sürecini sabote eden sorumsuz ve maceracı bir eylem olarak eleştirmektedir; buna baştan inandıkları için o eylemle de ilgilenmemişlerdir zaten.

Tersinden Beyazıt’taki eylemi düzenleyen ve katılanlar bu eylemi devrimci iradenin kızıl 8 Mart’ı olarak selamlarken DEHAP’ın eylemini uzlaşmacılığın doruk noktası olarak yerin dibine batırma eğilimindedirler; bunda haksız da değillerdir. EHP ve Komünistlerin Birliği için mücadele edenler bir yana, Beyazıt eyleminin asıl gövdesini oluşturanların büyük çoğunluğu zaten bu nedenle ve müdahale etmeye bile gerek görmedikleri için Cumartesi günkü mitinge hiç itibar etmemişlerdir.

Cumartesi günkü DEHAP mitingi ile ertesi gün Beyazıt’ta gerçekleşen eylem ve bu etkinliklere katılanların tutumları arasındaki farklar üzerinde fazla durulmayacak kadar belirgindir. Ama aynı gün boğazın iki ayrı yakasında apayrı havalarda cereyan eden eylemler arasındaki ayrımlar bakımından böyle bir belirginlikten söz edilemez. Bu konudaki zorlama ayrımlar ise, eylemlere katılanların kendi gayretleri ile yarattıkları ayrımlar olmaktan uzaktır; daha çok valiliğin kararları ve polisin tutumu ile şekillenen farklardır bunlar.

Pazar Günü Neden İki Ayrı Eylem Oldu?

Azı karar fazlası zarar mantığıyla orta yolda durmayı benimseyen ve bir süredir ne olursa olsun kendi şemsiyesi altında cereyan edecek eylemleri tercih etme eğiliminde olan ESP’nin kendi durduğu yerden diğer eylemleri nasıl değerlendireceği ise daha miting öncesinden ve miting sırasındaki konuşmalarla belli olmuştur. ESP cumartesi eylemini erkekleri dışladığı için, Pazar günkü eylemi de kadınların rengini taşıyamadığı için eleştirmektedir. Miting sonrasından itibaren de Beyazıt eylemine sahip çıkma biçiminde değilse de, saldırılara karşı çıkma bakımından bu eyleme 5 Mart mitinginin ev sahiplerinden farklı yaklaştığı da belli olmaktadır.

Buna karşılık EKB’nin kurnazlık gibi görünen oportünizmi de gözden kaçacak gibi değildir. EKB sırf kendi imkanları ile bir araya getirebileceği sınırlı bir kitle ile sınırlı cılız bir 8 Mart eylemi yapma pahasına kendi başına hareket etmeyi tercih etmiştir. Kitle eylemlerine kitlenin gücüyle değil valilikten alınan izin belgeleri ile önderlik edilebileceği yanılsamasının esiri olmuştur. Diğer devrimci akımlara da devrimci dayanışma hedefine dönük politik yöntemlerle değil, aynı izin belgesi sayesinde öncülük edebileceği hayaline kapılmıştır. Valiliğin verdiği izin belgesi sayesinde diğer devrimci akımlara ev sahipliği yapmakla öncülük etmeyi karıştırmıştır.

Güya EKB’nin oportünist tutumunu protesto etmek için valiliğin Kadıköy’den sonra yasal miting alanı olarak belirlediği Beyazıt’a ayrı bir başvuru yapanların tutumu da daha az oportünist değildir. Bir platform oluşturarak EKB’nin mitingine onun tutumunu kendi zemininde teşhir etmek ve eleştirmek mümkün olduğu halde buna hiç yanaşmamışlar ve EKB’nin son dakikalarda sıklaşan gayretlerine rağmen dar grup çıkarları uğruna polisten dayak yiyen devrimcilerin görüntüleriyle övünmeyi daha güçlü bir 8 Mart eylemine tercih etmişlerdir.

Aslında Pazar günü gerçekleşen her iki eylem de 8 Mart’ın haremlik selamlık halinde geçmesine karşı olanlar tarafından örgütlenmiştir. Böyle düşünenlerin katıldığı, 8 Mart’ın mutlaka kadın kadına kutlanması gerektiğini savunanların da katılmadığı eylemler olmuştur.

İki eylem arasında reformistlerle devrimcilerin ayrıştığını söylemek için de hiçbir somut veri ve iddia yoktur.

Zaten Pazar günü ayrı alanlara bölünenler birçok başka ayrışmada, sık sık aynı saflarda yer alan akımlardır; özellikle de bu ayrımın en çok öne çıktığı 2004 1 Mayısında.

Nitekim Beyazıt’taki eylemin arkasında duran platformu oluşturanlar birinci Kadıköy mitingine açıkça reformist olduğu ve feministlerin etkisi altında olduğu ve  erkeklerin katılımını dışladığı için itiraz ederken, ikinci Kadıköy mitingine reformist olduğu veya feminizmin etkisi altında olduğu için değil, esasen EKB’nin kendi başına ve başkalarına danışmadan planlayıp örgütlediği bir miting olduğu için itiraz etmektedirler. Zaten Beyazıt’a izin çıkmadığının belli olmasından önce ve sonra EKB’nin yaptığı çağrılar reddedilirken öne sürülen biricik gerekçe bundan ibaret olmuş; herhangi bir içerik tartışması olmamıştır.

Gerçi Beyazıt eylemine izin verilmeyeceğinin belli olmasından itibaren, izinli ve izinsiz miting ayrımı öne çıkarılmaktadır. Bu vurgunun bundan sonra da Beyazıt eyleminin arkasında duranlar tarafından sürdürüleceği anlaşılmaktadır. Ama bu ayrım görünüşte bile tutarlı bir ayrım değildir.

Zira Beyazıt eylemini örgütleyenler de izin için müracaat etmişlerdir ve izin verilmiş olsaydı biz izinli miting yapmayız demeyecekleri belli idi. Kadıköy’e izin verilmemesi halinde de EKB büyük ihtimalle Beyazıt’a taşınmak yerine, yine kendi başına Kadıköy’de bir eylemi zorlardı. Zaten iki taraftakilerin yakın ve uzak geçmişlerinde bunu doğrulayacak olgular da sayılmayacak kadar çoktur. Demek ki ayrım izinli ve izinsiz eylemleri tercih etme bakımından değildir.   

Militanlık Ölçüsü Polisin Tutumuna Göre mi Belli Olacak?

Öte yandan polisin Beyazıt’taki göstericilere saldırması Kadiköy’dekine de saldırmaması bu eylemlerden birine katılanların diğerlerinden daha militan olduğu anlamına gelmez. Nitekim Pazar günü Kadıköy’deki mitingi düzenleyen akımın başka eylemlerine benzer saldırılar olduğu sır değildir. Keza Pazar günü Beyazıt’ta uzun zamandır polis’in koruması altındaki eylemlerde yer almaya alışmış olanların oluşturduğu EHP kortejinde olanlar da diğerlerinden daha az saldırıya maruz kalmış değildir.

Keza Beyazıt’ta polis saldırısından nasiplerini alıp gözaltına alınan arkadaşlarımız o saldırı karşısında her devrimcinin üzerine düşen tutumu aldıkları için Kadıköy’deki mitinge katılan yoldaşlarından daha fazla militan olduklarını göstermiş değildir. Aksine polisin tutumuna göre değil bizim kendi plan ve hedeflerimiz açısından bakıldığında Kadıköy’de hem kürsüden hem de alandan TC’nin Kürdistan’daki işgaline işaret eden tutumu ortaya koyarak komünistlerin hedefleri bakımından değerli ve önemli bir müdahaleyi ille cop yemek zorunda olmadan yapmışlardır.

Kadıköy’de ve Beyazıt’taki eylemleri polisin tutumuna göre sınıflandırmak her  bakımdan yanlış ve yanıltıcı bir değerlendirmedir. Bu bir biçimde devrimciliğin ve militanlığın ölçüsünü kendi hedef ve ilkelerine göre değil, sınıf düşmanının tutumuna göre şekillendirerek devrimci siyaseti hakim sınıf içi siyasal gerilimlerin dümen suyuna sürüklemenin bir başka biçimidir.

Kaldı ki, pazar günü Beyazıt’a çıkanların kafalarında EKB’nin Kadıköy’de düzenlediğinden farklı bir 8 Mart anması yapmanın bulunmadığı da sır değildir. Beyazıt eyleminin sözümona alternatif bir eylem haline gelmesi miting izninin verilmemesiyle başlayıp, polisin saldırmasıyla süren ve daha sonra bu müdahale görüntülerinin Türkiye’yi AB’ye şikayet etme kampanyalarında istismar edilmesiyle sürmekte olan bir çizgide geliştiği besbellidir.

Bu eyleme katılanların böyle bir eylem için özel olarak hazırlanmadığı da bellidir. Bu hazırlıksızlık polisin eylemi dağıtmadaki başarısında ve eylemcilerin bu saldırı karşısındaki donanımsızlıklarından da açıkça görülmektedir. Asıl saldırının eylemcilerden değil polisten gelmiş olması da bu eylemde inisiyatifin kimin elinde olduğunun bir başka göstergesidir. Ne var ki solcular çoktan beri bu tür pasif ve muhalefet çizgisindeki eylemlere alışmış ve alıştırılmış olduğu için bu apaçık gerçeklerin göze görünmesi bile zor olmaktadır.

Kısa birkaç hatırlatma ile sergilenebilen bu birbirinden farklı 8 Mart yorumlarından hiçbiri gerçeği yansıtmıyor, Bu açıklamalardan her biri parçalanmış 8 Mart’ın bir yönüne ışık tutsa da hiç biri, 8 Mart’ın niye bölündüğünü ve her bir eylemin niye böylesine cılız ve cansız bir biçimde geçtiğini anlamaya yardımcı olmuyor.

Olamaz çünkü 8 Mart’ın parçalanmasına yol açan nedenlerden biri bu kendi durduğu yerden bakan hatalı kavrayışın bizzat kendisidir.