|
Proleter Devrimci KöZ
Sayı: 25
|
Tasfiye Dalgası ve Soldan Gelen Tasfiyecilik 12 Eylül’ün karanlık perdesi bu perdeyi indirenler tarafından kaldırılmaya başladığı 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren devrimci hareket adeta 12 Eylül saldırısından daha ağır zararlar veren bir saldırı ile yüzyüze. Kürdistan’daki savaş koşullarında metropollerde ikinci bir cephe ile uğraşmaktan ürken düzenin de gayretlerinin yanı sıra metropollerde bir barış ve sükun tablosunun oluşması işine gelen sosyalistler de eksik değildi. Legaliteyi istismar kılıfı altında bu durumu istismar ederek kollarını sıvayıp siyaset sahnesine çıkanlar az olmadı. Bu şartlarda, henüz devrimcilerin çoğunluğu zindandayken önü açılan tescilli tasfiyecilerin, reformistlerin ve açık ya da örtülü troçkist akımların başı çektiği birinci tasfiyecilik dalgası yükseldi. Bu dalga daha çok zaten öteden beri yasal parti çalışmasını önemseyen ve 12 Eylül’de temel siyaset araçlarından mahrum kalmış olan akımları sardı; ve büyük ölçüde bunlarla sınırlı kaldı. İkinci dalga bu ortamda af yoluyla salınan veya zaten tahliye olacak olan ve son zamanlarını birinci tasfiye dalgasının etkisi altında geçirmiş olan militanların önde olduğu bir süreçte etkili oldu. Bu dalganın diğerinden farkı geçmişte legalizmle bir barışıklığı ve tanışıklığı olmayan akımları etkisi altına almış olmasıydı. Bu süreçte başı çekenler ise zaten 12 Eylül arefesinde yüzlerini bu yöne çevirmiş olup da 12 Eylül nedeniyle hevesleri kursaklarında kalmış olan akımlar oldu. Birinci dalganın ürünü olan legal partiler de bu süreçte bir nevi katalizör rolü oynadılar ikinci dalgaya yataklık ettiler kuluçka ortamı sağladılar. Bugün varolan legal sosyalist partilerin hepsi bu birbirini izleyip besleyerek gelen dalgaların meyvesidir. 1990’lı yıllarda varoşlardan yükselen aksi yöndeki dalganın etkisi ile hız kesen tasfiyecilik bu yılların sonundan itibaren yeni bir kisve altında ve farklı dinamiklerle gelişmeye başladı. Halen gitgide şiddetlenmekte olan bu dalganın etkisi altındayız. Bu üçüncü dalganın en önemli farkı ise sadece uzak geçmişlerinde değil yakın geçmişlerinde de tasfiyeciliğin etkisi altına girmemek için direnen akımları kuşatan bir dalga olmasıdır. Bu dalganın ivme aldığı en önemli dönemeç de işçi sınıfının en militan kesimleri arasında bir geri çekilmenin kendini gösterdiği bir iklimde Öcalan’ın rehin alınmasıyla başlayan süreçtir. Öcalan’ın rehin alınmasıyla başlayıp her dönemeçte ivme alarak gelişen yeni tasfiyecilik dalgasının en önemli yanı, öncekilerden farklı olarak sol bir görünüm altında gelişmesi ve esas olarak devrimci bir çizgide en çok ısrarcı olmakla maruf akımları etkisi altına almış olmasıdır. Bu durum kimi devrimci çevrelerde isabetle devrimci hareketin dibe vurması olarak tarif edilen koşullarda ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu üçüncü dalganın önemli bir farkı daha var. SSCB ve kopyalarının içten içe çürüyüp etrafa cerahat yayan bir çıban gibi sönüşlerinin damga vurduğu ilk iki dalganın kötümser ruh halinden farklı olarak bu yeni tasfiyecilik dalgası bir yükseliş havası ile gelmektedir. Bununla birlikte bu dalgaya yol açan ideolojik deprem öncekilerden daha hafif değildir. Şimdilerde tasfiyecilik proleter enternasyonalizminin yerine geçirilmek istenen küreselleşme karşıtlığının rüzgarı ile; komünist bir dünya kuracağız azminin yerine başka bir dünya mümkün şiarının belirsizliğini geçirerek, devrimci hareketin önderlerinin yerine emperyalistlerin sponsorluğunu yaptığı (Lula, Chavez vb.) figürlere övgüler düzüp bunlardan medet umarak; ama her vesile ile mutlaka kendiliğinden (daha doğrusu sermayenin farklı kesimlerinin güdümünde) gelişen hareketlere tapınarak yayılıyor. Bununla birlikte kitle hareketinin yükselişi ve başka sahte umutlarla beslenen bu dalga nın etkisini arttırdığı her adımda devrimci akımlar kitle üzerindeki etkilerini biraz daha kaybediyor kitlelerden bir kat daha yalıtılıyor ve işçi sınıfının derinliklerinde birikmeye devam eden devrimci dinamiklerden biraz daha umutlarını kesiyor. Ama kitleden koptukça daha sol ve daha devrimci bir edaya bürünmekten de geri durmuyorlar. 8 Mart ve Soldan Gelen Tasfiyecilik Yaşadığımız topraklarda bu tasfiyecilik dalgasının bir başka veçhesi geçen yılki 1 Mayıs’tan itibaren kendini gösteriyor. Sözümona reformizme ve tasfiyeciliğe karşı çıkma görüntüsü ve edası altındaki sol tasfiyecilik bu dönemeçten beri etkisini arttırarak yayılıyor. Bir yönüyle ABD emperyalizmine karşı duruş adına Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını hasıraltı ederek ve zaman zaman düpedüz sosyal şoven bir tutuma savrularak gelişen sol oportünizmin bu sorundaki konumu ibret vericidir. Sol görünümle kemalizmin değirmenine su taşınmasının en çarpıcı ve çıplak ifadesi kendini burada göstermektedir. Sola gider gibi görünüp sermayenin bir kanadına karşı ötekinin terkisine takılmanın çarpıcı örnekleri bu sürükleniş içinde görülmektedir. 2005 8 Mart’ında da buna benzer bir tablo ortaya çıkmıştır. 5 Mart’taki Kadıköy mitingi esas olarak DEHAP’ın kendi kitlesini devletin işine gelmeyecek sürprizlerden uzak tutma kaygısını ifade eder ve bu anlamda Kuzey Kürdistanlıları ehlileştirme planının bir parçasıdır. Ama daha dar bir çerçevede de Türkiye’nin AB sürecine ilişkin bir tutumunu da ifade eder. DEHAP’ın kendi planları çerçevesinde böyle bir anlamı olan bu tutum bir başka açıdan da Türkiye’nin AB’ye uyum gösterdiği yolunda bir vitrin malzemesi oluşturma gayretini de ifade eder. Kaldı ki DEHAP’ın ve onun önderlik ettiği mitinge katılanların çoğunun Türkiye’nin AB’ye girmesini hayırlı bir gelişme olarak gördükleri de sır değildir. Böylelikle bu Kadıköy Mitingi AB için iyi bir vitrin malzemesi sunma gibi bir anlam da içermektedir. Bu açıdan bakıldığında Beyazıt eylemi de tam aksi yönde bir dinamiği destekleyen bir eylem olmuştur. Beyazıt eylemi Türkiye’deki hakim sınıfların AB sürecine karşı olan kesimine ve AB içindeki Türkiye karşıtlarına bulunmaz nimet gibi görünmüştür. Bu mitingin polis tarafından sürpriz olmayan bir üslup ve şiddet ile dağıtılması üzerine hem AB bünyesinde hem de Türkiye’de AB karşıtı burjuva akımlarının borazanları keyifle ötmeye başlamıştır. Böylelikle bir manada kaybetmek üzere oldukları maçı son dakikada kazanma umudu bu kesimlerde yeniden belirmiştir. Böyle bakıldığında Beyazıt eyleminin DEHAP mitinginin politik sonuçlarına engel olan en azından zarar veren bir etkisi olduğu söylense yanlış olmaz. Nitekim bu nedenle AB’ciler arasından bu eylemin bir provokasyon olduğunu ve AB sürecini engellemeye yönelik olduğunu açıkça söyleyenlerin çıkması kuvvetle muhtemeldir. Ama umarız buna bakarak bu eylemle Türkiye’nin AB sürecine çelme takarak devrimci bir rol oynadıklarını savunacak olanlar çıkmaz. Zira eğer böyle bir tutum öne çıkarsa işte sol tasfiyeciliğin parlak bir resmini burada görmek mümkündür. Zira Beyazıt eylemi ile Türkiye’nin AB sürecine zarar vermek mümkündür ama bu devrimcilerin AB emperyalizmine karşı mücadelede benimseyeceği bir yol değildir. Bu sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabetin önde olduğu bir siyasi gelişme olur. Bu durumda da devrimciler kendi hedef ve yöntemleri ile AB sürecine karşı çıkamayınca sermayenin AB karşıtı kesimlerine malzeme sunarak karşı çıkmış olurlar. Nitekim devrimcilerin nasıl dayak yiyip polis tarafından dağıtıldığının üzerinden yapılacak bir propagandanın devrimcilerin değil bu durumdan kendilerine pay çıkarmak isteyen karşı devrimcilerin işi olacağı açıktır. Ama sol tasfiyeciliğin rolü de tam burada belirginleşir. Zaten bilerek ve isteyerek değil ister istemez sermaye içi kavgaların dümen suyunda solculuk yapmaktır sol tasfiyecilik. 8 Mart’ta da bunun örneği görülmüştür. Geçen yılki 1 Mayıs’ın güya devrimcilerle reformistler arasındaki ayrımları koymak adına bölünmesinde de bunun bir başka yönü görünmüştür. Bu dönemeçte devrimci çizgi ile reformizm arasındaki ayrımın nasıl çekildiği belirsizdir ve mekan ayrılığı ve izinli izinsiz 1 Mayıs gibi apolitik bir ayrımın arkasında asıl politik konulardaki ortak tutumlar ağır basmaktadır. Bu durumda ortaya çıkan tabloda ABD karşıtlığı kendini gösterse de bu kemalizmin gölgesinde bir ABD karşıtlığı olduğu ölçüde, esasen sermayenin farklı kesimlerinin değirmenine su taşıyan bir «anti emperyalizm» olarak kalmaktadır. Bu nedenle 2004 1 Mayısı’nın esasen devrimcilerle reformistler arasında net bir ayrışmaya hizmet etmediği açıktır. Bu tanımı hak edecek bir ayrışmanın evvela şovenizme karşı tutum ekseninde yapılması gerekirdi. Nitekim 1 Mayıs’ı izleyen süreçte pek çok önemli dönüm noktasında 1 Mayıs’ta güya ayrıştırıldığı iddia edilen çizgiler pek uyumlu beraberlikler göstermiştir. Uyumlu değilse bile en azından alanların ayrılması, eylemlerin bölünmesi gibi keskin tartışmalara bu arada geçen süreçte rastlanmış değildir. Bunun en hazin ve çarpıcı örneği ise 19 Aralık anmalarında görülmüştür. 19 Aralık günü birbirleri ile adeta karşıt kamplarda yer alan akımlar yıldönümünde ortak eylemler düzenlemekte nedense ilkesel ve ahlaki bir sakınca görmüş değillerdir. Ama mart–mayıs süreci yaklaşmaya başlayınca ayrım çekme refleksleri de depreşmektedir. Bunun ilk işareti de 8 Mart’ta görülmüştür. Besbelli ki 8 Mart’ın bölünmesi sadece 8 Mart’a dönük bir tertip değildir. Asıl maksat bütün mart–mayıs sürecini kötürümleştirmektir. Devrimcilerin ödevi ise bu tasfiyecilik dalgasının bilincinde olarak ve bu dalganın büründüğü sol kisvelere aldanmadan ilerlemektir. |