Proleter Devrimci KöZ

Sayı: 33
Eylül 2006


Geri Dönmek İçin Tıklayınız

 

10 Eylül 1920’den 12 Eylül 1980’e Sol Harekette Kopuş ve Süreklilik

Çalışma yürüttüğümüz kurumda “10 Eylül 1920’den 12 Eylül 1980’e Sol Harekette Kopuş ve Süreklilik” konulu söyleşi düzenledik. Söyleşiden önce 78’liler Dayanışma ve Demokrasi Derneğinin hazırladığı dia gösterildi. Ardından söyleşiye geçildi.

Sunumu iki arkadaşımız gerçekleştirdi. İlk sunumcu 1920 TKP’si üzerinde durdu. Sunumunda kısaca şunlara değindi:

“1920 yılında kurulan TKP, Ekim devriminin ve Komünist Enternasyonal’in bir ürünüdür. TKP partileşmesini komünistlerin birliği ile sağlamıştır. TKP İstanbul, Anadolu ve Rusya olmak üzere üç kanattan örgütlenen komünist örgütlerin, komünistlerin birliğini sağlamak yönünde gelişen çabalarıyla partileşmiştir. TKP’nin önemi programında yatıyor. TKP Komünist Enternasyonal’in tüzüğünü yazdığı üç partiden biridir ve devrim stratejisi proletarya diktatörlüğüdür.

1920 TKP’sinin Bolşevik kanadını oluşturan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmesinden sonra, partinin başına Şefik Hüsnü ve taraftarlarının geçmiş ve böylece TKP Menşevizme kaymıştır.  Şefik Hüsnü 1926 yılında parti programını değiştirmiştir. 1920’de Komünist Enternasyonal tarafından oluşturulan amacı proletarya diktatörlüğünü yaratmak olan program yerine burjuva parlamentarizmini hedef alan Menşevik bir program oluşturulmuştur.

Şefik Hüsnü’nün Menşevik siyasal görüşlerini 1926’dan önce de izlemek mümkündür. Daha önce içinde bulunduğu parti Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası Kuva-i Milliye’ye destek çıkmak için harekete ara vermiştir.

1923 yılında TKP’nin yayın organı olan Orak-Çekiç’e bakıldığında eski tutumunun tam tersi olarak Mustafa Kemal’i destekleyen bir tutum aldığı görülüyor.

1924 senesinde ise Enternasyonal’in 5. kongresine katılan TKP ulusal sorun konusunda Mustafa Kemal’i destekle­diklerini belirtiyor. Çin Komünist Partisi’ne de kendi burjuvazisini desteklemesi gerektiğini söylüyor. TKP’deki Menşevizm sirayeti açıkça gözler önündedir.

Bugün TKP’nin programını referans aldığını söyleyen mevcut yapılara baktığımızda, Şefik Hüsnü TKP’sinin çizgisinin sahiplenildiğini görüyoruz.

 Bizim açımızdan önemli olan 1920 TKP’si ile diğerlerinin arasındaki ayrımı ortaya koymaktır.”

İkinci sunumu yapan arkadaş ise 1920 TKP’si ile 1980 dönemi arasındaki tabloyu çizdi. Kısaca şunları aktardı:

“1960’da sol hareket ikiye bölünmüştü. TİP ve sosyalizmin parlamento yoluyla gelmeyeceğini söyleyen milli demokratik devrimciler. MDD’ciler ulusalcı, misakı milli sınırları içinde barışçıl bir siyasal tutum çizdi bu yıllarda. Ve sol hareket bu tutumdan hala daha sıyrılamıyor.

1971 kopuşu devrimci bir kopuş olsa da ulusalcılık rol oynuyor. Bu dönemde THKO, THKP/C, TKP-ML gibi devrimci örgütler doğuyor. Ancak Şefik Hüsnü TKP’sinin çizgisinin dışına çıkan, Kemalizm ile hesaplaşan, ulusal sorun konusunda ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyan Kaypakkaya ve TKP-ML’dir.

Kürt siyasi tarihine baktığımızda PKK hariç tüm hareketler TİP, DDKO çizgisinden gelir. PKK Dev-Genç-MDD sürecinden gelir ve demokratik cumhuriyet söylemlerinin MDD çizgisiyle buluşması da tesadüfî değildir.

12 Eylül 1980 darbesi beraberinde tasfiye dalgasını da getirdi. Şu anda darbeyle ve getirdikleriyle hesaplaşmamış bir sol hareket mevcut. Darbeyle beraber aynı zamanda yüzünü devrimcilere dönen kitleleri de kaybettik.

Ayrıca 80 darbesi bir maneviyat bozukluğu da yaratmıştır. “Geçmişte çok uğraştık ama önce birey olmak lazım” söylemleri yaşayan ölüler yarattı. Bunun giderilmesinin tek koşulu kendi muhasebesini yapacak bir devrimci örgütün çıkmasından geçiyor.

12 Eylül 1980 popülizm eleştirilerini de beraberinde getirmişti. 12 Eylül darbesi gelmeden hazırlık amacıyla kadrolar yurt dışına çıkarılmıştı. Bu hazırlık yenilgiye hazırlıktı. İktidar perspektifinden yoksun örgütler varoşlardan kopup kent merkezlerinde ve sendikalarda mücadele etmeyi tercih ettiler.

80’den sonra barış ve insan hakları söylemleri ortaya çıktı. Devrimcilik insan hakları savunuculuğuna indirgendi. Mağduriyet, katledilme tutumları öne çıktı.

12 Eylül’den önceki devrimci örgütlerin muhasebe yapması lazım. 1920’de kopan kızıl ip belki böylece tekrar yakalanılabilir.

10 Eylül 1920’den 12 Eylül 1980’e Türkiye Sosyalist Hareketini ele aldığımızda 1920’de programatik açıdan yakalanan kızıl ipi somutlayacak bir komünist faaliyet ve bu faaliyeti gerçekleştirebilecek nitelikte komünist bir devrimci parti kurulmamıştır. 1920’de yakalanan kızıl ipi somutlayarak tutan kimse olmaması bir yana Türkiye Sosyalist Hareketi açısından kritik dönemeçlerden geçilmiştir. TİP-MDD ayrışması üzerinden yükselerek devrimci bir kopuşa tekabül eden 71 kopuşu bu kritik dönemeçlerden biridir. Bir başka kritik dönem ise 12 Eylül sonrasına denk gelir. Kopuş ve süreklilik konusunu komünizmle siyaseten buluş­mak ve uzaklaşmak üzerinden ele almak gerekir.”

Son arkadaş da sunumunu yaptıktan sonra 78’liler derneğinden söyleşiye katılan arkadaş söz aldı ve kısaca fikirlerini belirtti. 12 Eylül öncesi TİP’in durumuna, MDD-TİP tartışmalarına; 12 Mart darbesine, Denizlerin idamına; 77 1 Mayısı katliamına; Dev-Genç, Dev-Yol dönemlerine kısaca değindi.

Söyleşinin sunum kısmından sonra soru ve cevap kısmına geçildi. Söyleşinin soru cevaplarına da mümkün olduğunca yer veriyoruz:

Soru: 12 Eylül’den önce kendi hesaplarını kendisi soran devrimciler yüzlerini neden başka yerlere döndüler? Neden barış söylemleri öne çıktı? Asıl 12 Eylül’ün hesabının sorulması gerekmiyor mu?

Cevap: Devrimci örgütlerin hesap soramamasının kaynağında 12 Eylül’ün yarattığı tasfiyeci dalga yatar. Hesap soran tek tek devrimciler değil; devrimci örgütlerdi. Kitleselleşme kaygısıyla tasfiye dalgasına kapıldılar. Bu da beraberinde devrimci söylemlerin sulanmasına neden oldu. Kitlelerin devrimcilere sahip çıkmasının vicdanlara seslenme ile mümkün olacağı hesap edildi.

Soru: (Halkın Kurtuluş Partisi’ni (HKP) savunan bir arkadaş) Konuşmacılar objektif değildi. Birçok gelenekten bahsedildi ama Kıvılcımlı’nın o dönemki yaptıklarına değinilmedi. 15–16 Haziran dönemi atlandı. Antep’teki ilk yargısız infaz olayı atlandı. 1980 ile 2000 arasındaki birçok önemli olay atlandı. SSCB’nin çöküşü gibi tarihsel bir sürece yer verilmedi. Mustafa Suphiler Mustafa Kemal’e güvendiler, gelirken gizliliğe önem vermediler.

Soru_Cevap: Kıvılcımlı’nın TKP ile ilgili görüş ve tutumlarını inceledik. Kıvılcımlı TKP’yi anarşist bir örgütlenme, Mustafa Suphi’yi hayalci sosyalist olarak nitelendiriyor. Bu eleştirisini de 4 madde ile temellendiriyor. Dünya ölçüsünde devrimi sırf yedek güçlere dayamaları, objektif ve realist olmamaları, gizli faaliyeti hiçe saymaları, teşkilatı olmamaları. Kıvılcımlının eleştirilerinden ilkinde bahsedilen dış güç Komünist Enternas­yonal ve Bolşeviklerdir. Kıvılcımlı bu eleştirisinde Komünist Enternasyonal’i hiçe sayan bir tutum izlemiş. Objektif ve realistlik konusuyla da ilgili olarak Mustafa Suphiler o dönemde Türkiye topraklarında sanayinin gelişmediğini ancak sınıfsız dünyaya geçişin proletarya diktatörlüğü ile mümkün olacağından bahsediyorlar. Bu da Komünist Enternasyonal’in yazdığı programda geçiyor. Gizli faaliyeti hiçe saymaları ve teşkilatları olmamaları konusuna gelince Anadolu’da, İstanbul’da ve Rusya’da örgütlenen bir yapıdan bahsediyoruz. Gizliliği tam olarak sağlamamış ve öldürülmüş olabilirler ancak bu gizliliği hiçe saydıkları anlamına gelmiyor. Kıvılcımlı’nın bu eleştirilerine katılmıyorum siz bu konuda ne söyleyeceksiniz. (Soruya cevaben HKP’li arkadaşa bu soru yöneltildi.)

Cevap: (HKP’li arkadaşın sorusuna karşılık olarak başka bir arkadaş daha söz aldı.) Siyaset teşkilatla programla yapılır. Nesnel koşullar değil öznel koşullar önemlidir. TKP önderleri Ekim devriminin rüzgarı ile Anadolu’ya geliyor. Ekim devrimin rüzgarıyla Erzincan’da, Erzurum’da ve Kürdistan’da şuralar kurulmuştur. Mustafa Kemal’e güvenselerdi yayın organları olan Orak-Çekiç’te proletarya diktatörlüğünden bahset­mezlerdi. Söylediğiniz bütün konulara değinmedik çünkü zaman açısından sıkıntı çekerdik. Amacımız 1920-80 arasındaki siyasal-örgütsel kopuş ve sürekliliğe yer vermekti. Kıvılcımlı’dan bahsettik fakat onun kopuş ve süreklilik içinde Kemalizmden kopuş ve Kürdistan konusunda Yol Anıları’nda da yer alan bazı görüşleri olduğunu biliyoruz. Fakat bu görüşler doğrultusunda siyasal-örgütsel bir kopuşa gitmediği gibi MDD’cilerle ortak hareket ettiğini de biliyoruz. Kıvıcımlı’nın tutumu en fazla Rosa’larınkine benzetilebilir. Onlar da yıllarca Alman Sosyal Demokratlarını eleştirdiler ama oradan ayrılıp söylediklerini yapacak bir örgütsel siyasal kopuş gerçekleştirmediler.

Soru_Cevap: (HKP’li arkadaş) Öncelikle bazı terimleri yanlış kullanıyorsunuz. Tarih sınıflar savaşından ibaret değildir. Sınıflı toplumların varlığından beri sınıf savaşımları vardır.

Sayılan o dört madde ile ilgili olarak TKP gizliliğe önem vermemiştir. Başka yollarla da gelebilirlerdi. Objektiflik konusunda kendi gerçekliğimizi görmeliyiz. Komünist Enternasyonal Türkiye topraklarındaki bir devrimin stratejisini çizemez. Partinin programını yapamaz.

1917 devrimi gerçek proletarya diktatörlüğüdür, diyor Kıvılcımlı. Kıvılcımlı TKP tarihinde işçi sınıfının varlığını öne çıkarmıştı, fabrikalarda örgütlenmek gerektiğini öne çıkarmıştı. Kıvılcımlı Bolşevizmden etkilenen ordu içindeki askerler gelince onları örgütlüyordu. Nazım ise gizliliğe önem vermeden gelen askerlere karşı polise simitçi gönderdiniz, işportacı gönderdiniz şimdi de asker mi gönderiyorsunuz şeklinde bir davranış göstermiştir. Bunun akabinde ordudaki faaliyet açığa çıkmıştır.

Soru-cevap: TKP’nin mirasçısı olduğunu söyleyen örgütler savaşa karşı tutum, burjuvazinin siyasetine yedeklenme durumu ve gizlilik konusunda Leninist parti modelini ve Leninizmi referans almamışlardır. TKP Leninist parti modeline sahip olsaydı, gizlilik konusunda belli kriteri olsaydı aynı partiye üye olan Nazım ve Kıvılcımlı farklı refleksler göster­mezlerdi. Bu konuda sen ne düşünü­yorsun?

Soru-cevap: (HKP’li arkadaş) Kıvılcımlı ülke koşulları ve Kemalizmden kopuşla ilgili eserler vermiştir. Sonrasında da içeriye girmiştir. Legaliteyi istismar kitabı reformizme eleştiridir. 7 tane eser sunmuştur partiye. Ama TKP’yi Türkiye’nin komünist partisi olarak görmüştür. Buradan ayrılmayı bu nedenle hesap etmez.

Türkiye’deki devrimcileri etkileyen en önemli etken Çin-Sovyet arasındaki ayrışmadır. 1920-2006 arasındaki süreçte bunlara değinilmeliydi. 60 anayasası ise politik bir devrimdir. 68 kuşağındaki sosyal hareketlenmenin temelinde 60 anayasası vardır.

Soru-cevap: Kıvılcımlı 60 anayasasının politik devrim olduğunu söylüyor dediniz. Bu yasa Kürdistan’ı vuran bir anayasadır. 400 küsur insan ya tutuklanmış ya da sürgün edilmiştir bu darbeyle. Güney Kürdistan’­daki hareketlenme nedeniyle.

Soru-cevap: (HKP’li arkadaş) Kıvılcımlı 60 anayasasına politik devrim diyor. Çünkü üst yapıda bir altüst oluş var. Kürtlere kıyarken bir tarafta iyileştirmeler yapılıyor. Bağımsızlık elden gitmiştir. Ayrıca grev, sendika örgütlenme, basın yayın özgürlüğü hakkı tanıyor ve sosyalistler bu sayede ferahça gazete basıp satıyor.

Soru-cevap: Kıvılcımlı Kürt ulusal hareketine bakış açısında ulusların kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor. Madem böyle 60’a nasıl bir ilericilik yüklüyor. Bu çelişki değil mi? Peki 71 muhtırasına ne diyorsunuz?

Soru-cevap: (HKP’li arkadaş) Kürdistan devrimi gerilla savaşı ile olur bizce. Kıvılcımlı da orada kurulacak bir parti ile ilişkilerin kardeşçe yürütüleceğinden bahsediyor. 71 ve 80 darbeleri 60’da elde edilen hakları geri almak için yapılmıştır.

60’da politik devrim yapanlar devrimci değildi. Ancak ilericilerdi. Devrim alt yapıdaki alt üst oluştur. Politika üst yapıdaki değişimdir. 60 anayasasına kadar sosyalizm kelimesi yasak, sendikalardan Türk-İş var. Böyle bir dönemde anayasa çıkıyor. Dernekler, partiler, sendikalar 60’tan sonra hızla kurulmaya başlıyor. Bunlar burjuva egemen sınıfı güdümünde yapılıyor. O dönemde komünist bir parti olsaydı bu hareketler farklılaşırdı. Küçük burjuvazi farklı bir katman, istenilen yere çekiliyor. Faşist generallerin güdümüyle 71 ve 80 darbeleri yapılıyor. Kıvılcımlı Türkiye’de komünist bir parti yok diyor. TKP’den atılasıya kadar partide kalıyor. Anarşi yok derleniş var diyor.

Soru-cevap: 60 darbesi egemen sınıfların içindeki çıkar çatışmasında başka bir çıkar grubunun öne çıkmasını sağlamıştır. Bu grup; ABD karşıtı, ulusalcı ya da sosyal demokrasiye yakın gibi görünebilir ama her halükarda burjuva diktatörlüğünün başına geçmeyi ve pekiştirmeyi isteyen­lerden oluşur. Ayrıca burjuva sınıfının bir kısmı için kapitalizmin en çok sürdürülebilir olan biçimi barış içinde ve sendikaların olduğu bir ortamdır. Çünkü yüzlerce ve binlerce işçinin kendi hakkını kendileri aramasındansa sendika yöneticileri vasıtasıyla onlarla anlaşmaya varmayı tercih ederler. Sendikalarda çalışan devrimcilerin başka türlü niyetleri de olabilir ama bu başka bir konu.

Soru-cevap: (HKP’li arkadaş) Yeni çıkan yasanın 4857 maddesi uyarınca işe iade davası çıktı. Ama biz bu yasanın olumlu propagandasını yapmıyoruz.

Bu günkü sendikalar AB’den ümit bekliyor. % 10 barajının kalkmasını bekliyor. O zaman istenildiği zaman sendika kurulabilecek. AB’ye karşıyız ama. Kahrolsun ABD emperyalizmi yaşasın Irak halkı direnişi, diyoruz. Yaşasın Filistin direnişi demekle Hizbullah’ı destekle­miyoruz.

60’a politik devrim diyoruz, çelişen bir yan yok burada. Emperyalizme ve orduya bakış açımız farklı. Bakış açılarımız farklı olduğu için anlaşmamız mümkün değil. Biz ordu meselesine sizden farklı bakıyoruz. Ordu devrimde vurucu güç olacak. TC ordusundaki gençliğin tarihsel süreçten gelen ilerici bir yanı vardır. Türkiye’de hiçbir hareket orduya böyle bakmıyor. Politik devrim meselesinde anlaşmamamızın kaynağında orduya bakış açımızdaki farklılıktan kaynaklanıyor.

Bugün dünyada en büyük emperyalist güç ABD’dir. Diğer emperyalist güçler ABD’den bağımsız hareket edemez. Casus örgütlenmesi, doları, asker gücünü en fazla elinde bulunduran devlet ABD’dir. Uluslar arası arenada emperyalist güçler bu sebeplerden dolayı ABD’den bağımsız hareket edemezler.

Soru-cevap: Referanslarımız farklı. Asıl olarak devlet ve devrim konularına bakış açımız farklı. Bu yüzden bakış açılarımızın aynı olmasını bekleyemeyiz. Emperyalizm meselesinde de farklı bakıyoruz; emperyalist devletlerden birini diğerine tercih eden politikalardan ayrımlarımızı çekiyor ve asıl düşman kendi yurdunda diyerek Kürtlere özgürlük şiarını öne çıkartıyoruz. Çünkü bu devletin yenilgisi ehveni şerdir.

Ordu ve emperyalizm meselesiyle ilgili ortak söyleşi yapalım. Bu konulardaki perspektiflerimizi birbirimize anlatalım.

Bu şekilde sohbet bağlandı. HKP’li arkadaşın söyleşimize katılması da farklı perspektiflerin ortaya konulması, tartışma­ların zenginleşmesi bizler açısından çok faydalı oldu.

Sonuç olarak şunlara değinmekte fayda var. Bolşevizm miras edinen komünistlerin ödevi Mustafa Suphilerin TKP’sinin çizgi­siyle Şefik Hüsnü’nün TKP’si arasın­daki ayrımları kalınca çizmektir. Çünkü Mustafa Suphilerin TKP’sine sahip çıkmak demek Komünist Enternasyonal’e sahip çıkmak demektir.

Bolşevizm Kazanacak!
Yaşasın Komünistlerin Birliği!
İzmir’den Komünistler