|
SUNUŞ
Niçin Bolşevizm Defterleri?
BİRİNCİ
BÖLÜM Emperyalizmin Zayıf Halkası Proleter Devrimiyle Kırılacak
İKİNCİ BÖLÜM
Reformistlerle Komünistler Nasıl Ayrılırlar?
A-
Sosyalist Devrim / Demokratik Devrim Tartışmasının Arka Planı
B-
Demokratik Devrim / Sosyalist Devrim Tartışmasının Perdeledikleri
C-
Sosyalist Devrim / Demokratik Devrim Neleri Perdeliyor?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İki Taktikten Nisan Tezlerine; Kopuş Değil Süreklilik
1.
1917 "Nisan Dönemeci" Hakkındaki Efsaneler
2.
Finlandiya Garı'ndaki Konuşmadan Nisan Konferansına
3.
Nisan Tezleri ile İkinci Enternasyonal'den Kopuşun İlişkisi
'«Sosyalist Devrim»cilerle «Demokratik Devrim»ciler Nerede Buluşurlar?
Proleter Devrimciler Onlardan
Nasıl Ayrılır?' kitabını
«Word
dosyası formatı»nda
bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız
Geri Dönmek İçin
Tıklayınız |
Sunuş
Niçin Bolşevizm Defterleri?
[Revizyonistler] Marksizm-Leninizm’in,
burjuva diktatörlüğünün ihtilalle parçalanıp,
proletarya diktatörlüğüne dönüştürülmesine ilişkin
devrim teorisinin emperyalist çağdaki
evrensel geçerliliğini,
oportünizmle küllendirmeye
çalışmaktadır.
Mahir Çayan
Bir büyük gericilik
döneminin içindeyiz. Dünya belli başlı emperyalist merkezler arasında yeniden
paylaşılıyor; bu paylaşım uğruna dünyanın her yanı kan, ter ve gözyaşıyla
sulanıyor. Bu kez emperyalist devletler finans kapitalin yoğunlaşmış bulunduğu
merkezlerin bu kavganın dışında kalmasına özen gösteriyor. Yine
sosyalistlerin ve işçi hareketinin içinde bu kavganın dışında kalıp,
gericilik dönemini ferah bir yerden izlemek isteyenler beliriyor. Bunun
koşulunun sosyalistlerle işçi hareketini paylaşım kavgasının esas
kamplarından birine yahut diğerine taraf etmek olduğu bir çok kez ağır
bedeller ödenerek görüldü. Bu misyonu başarıyla yerine getirilebilenler
paylaşım kavgasının kurtlar sofrasından düşen kırıntılarla ödüllendirilecek,
beceremeyenler mönüye dahil olacak. Emperyalist paylaşım kavgaları
kızıştığında gericilik (sosyal emperyalizm, yahut sosyal şovenizm
kılığında) sosyalistlerin saflarına da bulaşır; daha da yayılacak. Bu
koşullarda, paylaşım kavgasının odak noktalarından biri olan yaşadığımız
topraklarda, tasfiyecilik rüzgarları bir kez daha ve çok daha güçlü bir
biçimde, rotalarını menşevizm yönünde tayin etmiş olanların yelkenlerini
şişiriyor.
Böylesi gericilik
dönemlerinde adet olduğu üzere ve kah bu kabuk değişimini gerekçelendirmek,
kah bu güçlü akıntıya kapılmamak kaygısıyla yine teorik incilerle süslenmiş
özeleştiriler, yeni teori arayışları boy verecek. Oysa “akıntıya karşı”
yüzmek tam da bu dönemlerde gösterilmesi gereken devrimci cüretin gereğidir.
Komünistler gericilik dönemlerinde teori sorunlarını bu tutumun rehberliğinde
ele almalıdırlar.
Teoriye olan ilginin
artması ve yeni teorilerin icat edilmesi yönündeki gayretler gericilik
dönemlerinin başlıca özelliklerinden biridir. Yükseliş dönemlerinde
kitlelerin kalabalığı arasına karışarak oportünist kimliklerini saklamayı
beceren kaşarlanmış oportünistler “kitleler evlerine çekilince” bu
niteliklerini örtemez hale gelir. İşte bu gibilerin şaşmaz alışkanlığıdır yeni
dönem tespitleri ve yeni teori icatları. Öte yandan, bolşevik önderliğin
yaratılması yolundaki sorumluluklarından kaçarak, kitle kuyrukçuluğu
yolundan oportünistlerin değirmenine su taşıyanlar da, bir önceki evrenin
olumsuz bir biçimde kapanmasındaki siyasal sorumluluklarını örtbas etme
maksadıyla benzer bir can simidine sarılırlar. Yükseliş dönemlerinde
kitlelerin kuyruğunda birbirleriyle yarışırken teori sorunlarını bir lüks
gibi görüp, bunu gönül rahatlığıyla liberal aydınlara havale edenler; bu
hareketliliğin azalmasıyla asıl eksikliğin siyasal önderlik görevlerinin
yerine getirilemeyişi olduğunu örtbas edebilmek için, daha önce başkalarına
havale edilmiş olan teorik görevlerin savsaklanmış olduğunu saptayıp, bu
görevleri bizzat üstlenmek suretiyle bir kez daha siyasal
sorumluluklarından yan çizme eğiliminde olurlar. Şaşmamak lazım.
Öte yandan gericilik
dönemlerinde devrimci eleştirinin yerine, karmaşık ayrıntılarda yitip giden
kısır tartışmaları koyarak elde kalan kadroları avutmayı umanların tek ümidi
bir an evvel o kriz denen sihirli değneğin devrimci dalgayı yükseltmesini
beklemektir. Böylece yeniden aynı noktaya gelmek üzere, aynı kısır döngünün
sarmalına kendilerini terk edebileceklerdir. Devrimci dalga yükselsin,
sokaklar kalabalıklaşsın ki, gerçek zaaflarını binbir teorik cambazlıkla örtme
zahmetinden kurtulsun tüm oportünistler ....
***
Bolşevizm Defterleri Dizisi Hangi İhtiyaca Yanıt Olacak?
Elinizdeki dosya ve bunu
izleyecek olan dosyalar
oportünistleri gericilik döneminde en çok sevdikleri oyuncaktan mahrum etmek
ve oyunlarını bozmak maksadıyla hazırlandı. Bilgi/teori tekelinin kendi
ellerinde bulunduğu iddiasıyla ortaya çıkıp, gericilik dönemini teorik
cambazlıklarla atlatma hevesinde olanların hevesini kursaklarında bırakmak
için, devrimci teorinin oportünistlerin tekelinde olmadığını göstermek için
yayınlanıyor.
Yanlış anlaşılmasın. Bu
dosyalar dizisinin asıl amacı oportünistlere gerçekleri gösterip, onları
doğru yola çekmek değil. Onların etkisi altında bulunan sözümona “bilinçsiz
kadrolara” akıl fikir ihsan edip, onların tutsak oldukları yanılsamalardan
birden bire kurtulmalarını sağlamak da değil. Bu süreçte, teori sorunlarıyla
pusulasız bir gayret içinde boğuşmakta olan orta yolculara servis sunmak da
(her ne kadar bizim yayınlarımızdan yararlanacak olanlar olsa bile) bizim asli
hedeflerimiz arasında değil.
Teorik doğruların pedagojik
bir dille anlatılmasının devrimci partiyi yaratma kavgasının ilk adımı
olmadığını biliyoruz. Gericilik dönemlerinde devrimci mevzilerin teorik
doğruların propagandasıyla değil, ancak devrimci bir hatta yürütülecek
siyasal mücadeleyle kazanılıp korunabileceğinin de farkındayız. Ama eski
mevzileri koruyup, yenilerini kazanmak için mücadele ederken, kendi korunaklı
kovuklarına gizlenen oportünistlerin “işte biz de ideolojik mücadele
veriyoruz” diye derin teorik edalara bürünmesine de izin vermeyeceğiz. Bu
dosyaları yayınlarken başlıca amaçlarımızdan biri budur.
Bununla birlikte,
Bolşevizm Defterleri dosyalar dizisinin “pedagojik”, eğitime dönük
bir amacının olduğu tamamen yanlış değildir. Ama söz konusu olan, genel olarak
devrimcileri aydınlatmak, onların eğitimine katkıda bulunmak değildir.
Kuşkusuz bu dosyalar, zaten devrimci bir önderlik boşluğunun farkında olan ve
bu boşluğun varolan örgütlerin büyümesi yahut birbirleriyle birleşmesi yoluyla
giderilemeyeceğinin bilincine varıp; siyasal bakımdan mevcut (oportünist,
yahut melez, orta yolcu) çizgilerden kopmuş, kendi örgütsel zeminlerini
yaratmaya koyulmuş (yahut bunun arayışı içinde olan) kadrolara dönük olarak bir
eğitimsel amaç gütmektedir. Mevcut örgütlerin militanları açısından ise, en
fazla bu yöndeki eğilimleri kışkırtmayı ve ivmelendirmeyi ümit etmektedir.
İstisnalar bir yana,
kimsenin teorik doğrular nedeniyle devrimci olup, buna göre bulundukları
örgütleri seçmediği açıktır; bulundukları yerden bu nedenle kopmayacakları da
besbellidir. Ama böyle bir kopuşu zaten yapmış olanların, teorik cambazlıklar
karşısında devrimci teoriyi kuşanmaya ihtiyaç duyduklarının da farkındayız. Hem
bu yüzden; hem de gerek oportünistlerden gerekse de orta yolculardan kopmuş
(yahut kopma eğilimindeki) devrimcilerin ayrım çizgilerini
kalınlaştırabilmelerine yardımcı olmak üzere bu dosyaları yayınlamayı
ödevlerimiz arasında görüyoruz. Bu dosyaların kapalı devre bir eğitim malzemesi
olarak değil, herkesin ulaşabileceği bir biçimde yayınlanmasının nedenlerinden
biri de budur.
Bolşevizm Defterleri
dizisindeki dosyaların bu biçimde yayınlanmasının bir diğer nedeni ise,
komünistlerin omuzlarında bir ödev olarak duran teorik yeniden üretim
faaliyetinin saydam bir biçimde yürütülmesi gereğidir. Yeni teorilerin peşinde
pusulasız bir arayışın giderek yaygınlaştığı ve yeni icatların her köşeden
fışkırdığı, acemilerle kibirli amatörlerin kol gezdiği koşullarda, teorik
yeniden üretim görevi çetin bir iştir. Çünkü hem teorik üretimin gerektirdiği
asgari serbestliğe ihtiyaç gösterir; hem de devrimcilerin “sesli düşünme”
modasına kapılıp, rasgele ve desteksiz bir biçimde fikir jimnastiği
heveslilerinin fanteziler dünyasına açılan kapılara sürüklenmesine engel
olmayı gerektirir. Bu koşullarda, teorik yeniden üretim hedefi bir yandan
katkı ve eleştirilere açık bir biçimde yürütülmelidir. Bir yandan da,
liberallerin, oportünistlerin yıpratma gayretlerine karşı devrimci
teoriyi korumak üzere muhafazakar bir çizgide kalmalıdır. Yenilik
meraklıları karşısında, ortodoks, tutucu olmaktan çekinmeyip; doktrinerler
karşısında da daima hayatın yeşiline dikkat çeken bir tutum benimsenmelidir.
Bu nedenledir ki, teorik yeniden üretim faaliyetini bu şakülün doğrultusunda
yürütmek kolay değildir. Çünkü bu, muhakkak somut ve canlı bir siyasal
faaliyetin düzeltici müdahalelerine ihtiyaç gösterir.
Bolşevizm Defterleri
dizisinde yayınlanacak olan dosyalar bu yüzden, hem yenilik heveslilerinin, hem
de donuk doktrinerlerin eleştirilerinden çok siyasal mücadelenin açığa
çıkardığı gerçeklerin düzeltici müdahalesine ihtiyaç duymaktadır; bu tür
eleştiri ve katkılarla beslenecektir.
Nihayet, kastedilen teorik
yeniden üretim, esas olarak Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin
çizgisinde ifade bulan teorinin yeniden üretimi olarak anlaşılmalıdır.
Bu teorinin yenilenmeye değil, yeniden üretilmeye ihtiyacı vardır.
Çünkü hem doktrinerler hem de yenilik meraklıları tarafından çoktan beri
kitaplık raflarına terkedilmiş durumdadır. Yenilik meraklıları bunu
düşünceye ket vuran bir dogmatizm olarak küçümsemektedirler. Ama bu
küçümseyişin o düzeyi aşan bir teorik üretkenliğe hayat vermemiş olduğu da
besbellidir. Besbelli olan bir diğer husus da bu tür yenilikçi itirazların
teoriden ziyade siyasal çizgiye ilişkin olmalarıdır. Bu türden itirazlar
devrimci marksizmin teorik çerçevesine yönelik eleştiriler içermekten çok,
Komünist Enternasyonal’in siyasal çizgisine ve bu çizginin gerektirdiği
örgütsel duruş hakkındaki kayıtlara yöneliktir. Bu yüzden teorik bir değer
taşımamaktadır. Devrimci teorinin yeniden üretimi aynı zamanda bu iki
yüzlülüğün açığa çıkarılmasına yardımcı olacaktır.
Öte yandan doktrinerler ise
lafta Komünist Enternasyonal çizgisine bağlılık iddiası taşımakla birlikte,
bu çizginin ardında yatan söz konusu tezlerin her satırında ifade bulan teorik
çerçeveden kaçma konusunda adeta yenilik heveslileri ile yarış halindedirler.
Bu nedenledir ki, elinizdeki dosya ve onu takip edecek olan dosyalar,
öncelikle ve ısrarla bu çizgiyi ifade eden temel tez ve kararlarda ortaya
konmuş bulunan devrimci marksist teorinin yeniden üretimini amaçlamaktadır.
Temel referanslarını buradan aldıkları gibi, öncelikle aynı referanslarla
hareket ettiklerini iddia edenlerle bir hesaplaşmayı önüne koymaktadır. Bu
bakımdan daha önce bu doğrultuda atılmış adımlarla nerede buluşup nerede
ayrıştığını belirterek ilerleyen bir yol izlemeyi hedeflemektedir.
Neden “Sosyalist Devrim/Demokratik Devrim” Dosyası?
Bolşevizm Defterleri
çerçevesinde yayınlanacak olan dosyaların ilki, “sosyalist devrim/demokratik
devrim” tartışmaları ile ilgili. Elinizdeki derlemede yer alan yazılar
yaşadığımız topraklarda bu sorun etrafındaki tartışmaların perdelediği menşevik
tutumu açığa çıkarmayı hedefliyor. Bu tartışmayı daha çok sosyo-ekonomik
tahlillerin sonucunda varılan bir saptama olarak ele alanlar, ilk dosyanın bu
soruna ilişkin olmasının bizim “teorik bilgiçliğe karşı” vurgularımızla
çeliştiğini düşüneceklerdir; bu bir yanılsamadır. Tam da bu yanılsama ile
hesaplaşmayı hedefliyoruz.
“Sosyalist devrim mi;
demokratik devrim mi?” sorusunun çengeline takılanlar bu konuyu teoriye ve
ülkenin sosyo-ekonomik durumunun saptanmasına ilişkin bir sorun olarak ele
almaktadır. Hatta “aynı kaynaktan beslenen Kürt solu” bile, bağımsız bir
Kürdistan’a ilişkin siyasal perspektiflerini ve buna giden stratejiyi
tartışmayı öne almamıştı. Ayrı örgütlenip örgütlenmeme konusundan başlayıp,
devrim perspektifini belirlemeye yönelirken önce, “Kürdistan sömürge midir;
değil midir?” sorusuyla işe başlamıştı. Oysa asıl sorun teorinin
labirentlerinde yürüyen bir tartışmaya değil, strateji ve örgütlenme
sorunlarına ilişkin bir tartışmadır. Bunun için bugün, özellikle de bugün bu
tartışmanın önemi ve önceliği vardır.
1980’lerden sonra Türk
solunun yeniden şekillenmesi büyük ölçüde Kürdistan’daki mücadelenin
estirdiği rüzgarın etkisiyle ve onun yarattığı dinamiklere bağlı olarak
gelişti. Bugünlerde ise, PKK’nin tasfiyesiyle birlikte giderek Türkiyeli
devrimci örgütlerin tümünü etkisi altına alacak olan bir tasfiye dalgası
gündemdedir. Bu nedenle, devrim stratejisi ve bu stratejiye bağlı olarak
tarif edilecek olan örgütlenme perspektifi kadar, taktik ilkeleri vb. de
bu somut iklim göz önünde bulundurularak ele alınmalıdır. “Sosyalist
devrim/demokratik devrim” tartışmalarının neleri perdelediğinin ve
strateji sorunlarını nasıl ikame ettiğinin ortaya konması da bu bakımdan
önemlidir.
Türkiye solunun tarihi
içinde devrimcilik iddiasıyla ortaya çıkan hemen hemen her odak diğerleriyle
programatik ayrım çizgilerini çekmek adına demokratik devrim/sosyalist
devrim tartışmasına ilişkin tutumunu ortaya koymaktadır. Böylece
reformistlerle devrimciler arasındaki asıl ayırımın çekilmesi gereken,
iktidarın ele geçirilmesine yönelik strateji konusu ikinci plana düşmektedir.
Programatik ayrım çizgileri çekme adına ortaya konan “asgari-azami program
ayrılıkları”, önüne “sosyalist değil, anti-emperyalist ve demokratik görevler
koyan” programlar, yahut “sosyalist Türkiye tabloları” vb. öne çıkmaktadır.
Strateji tartışması gibi
yürütülse ve kaynağında düpedüz bir strateji ayrımı
olsa bile, çoktan beri ve bugün yürütülmekte olduğu haliyle “sosyalist
devrim/demokratik devrim tartışmaları strateji sorunlarına ilişkin
tartışmalar değildir. Yani devrimci öznenin işçi sınıfını iktidara taşıma
mücadelesinde hangi yol ve yöntemlerin izleneceği, kimlerle nasıl ittifaklar
yapılacağı vs. gibi sorunlara dair değildir. Daha çok sosyo-ekonomik
tahlillerle, hayali bir iktidar partisinin yerine getirmeyi taahhüt ettiği
vaatler kabilinden önermelere ilişkindir. Tartışmanın yapaylığı,
birbirlerini eritilmesi gereken rakipler olarak gören örgütlerin,
birbirlerinin kadro tabanlarını ele geçirmek için, kendilerinin ne kadar
devrimci olduklarını gösterme yarışına hizmet etmesinden
kaynaklanmaktadır.
Süregiden bu yapay tartışma
aynı zamanda devrimci kadroların kafa karışıklığının ve teori adına ortaya
konanlara olan güvensizliğinin en önemli nedenlerinden biridir. Teori sokağın
ateşinden, pratikten kopartıldığında, sırça köşklerde akıldanelik rolünü
üstlenme heveslilerine bırakılmaktadır. Bu koşullarda, pratik mücadeleden
başka bir şeye zaman ayıramayan kadroların marksist teoriyle ilişkisi,
aydınlara duydukları haklı tepkiyle biçimlenmekte, teori bir eksiklik olarak
hissedilmemektedir. Dolayısıyla devrimci kadrolar, reformistlerin ve
oportünistlerin nasıl ayrıştığını ancak sınıf mücadelesinin pratiğinde
edindikleri sezgileriyle anlayabilmekte; sezgilerinin tıkandığı yerde ise
oportünizme yol açan esas politik ve teorik basiretsizliklerin farkına
varamamaktadırlar. Kadrolar açısından, teori böylelikle tamamen pratik
mücadelenin dışına atılmakta ve güya işin erbabı “usta”lara havale
edilmektedir. “Usta”lar her kadronun kendi örgütünün merkez komitesinde
“mevcut olduğundan” teorik mücadelenin dışsallaşması, devrimci militanla
örgüt arasındaki ilişkiyi, en azından teorik ve programatik açıdan, mezhepçi
bir güven ilişkisine dönüştürmektedir.
Bilgiç bir tonla yürütülen
yapay ve bilinç bulandırıcı “sosyalist devrim/demokratik devrim”
tartışmasının öne çıkardığı ayrışma noktaları devrimcilerle reformistlerin
ayrım çizgilerini muğlaklaştırmaktadır. Üstelik devrimci akımlar içindeki
devrimci ve liberal eğilimlerin ayrışmasının ertelenmesine de hizmet
etmektedir. Bu iç ayrışmanın temel dinamiklerinin ne olduğu hakkındaki
belirsizlik, devrimci hareketin bağrında taşıdığı kronik hastalıkların
yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Devrimci hareketin gürbüz ve örgütlü bir
biçimde kitlelerle kaynaşmasının önünü açacak ayrışmaların ne derece
yaşamsal önem taşıdığının unutulmasına da katkıda bulunmaktadır. “Sosyalist
devrim-demokratik devrim” tartışması bu bakımdan devrim mücadelesinin önünü
açmak şöyle dursun, oportünizmle yürütülecek ayrışmanın esas zeminini de
perdeleyici bir rol üstlenmektedir. Bu kısır döngünün kırılması komünistlerin
önünde en acil görevlerden biri olarak durmaktadır.
Öte yandan elinizdeki
derlemedeki yazılarda görülebileceği gibi “demokratik devrim/sosyalist
devrim” tartışması kendini ulusal iktisadi gelişmişlik düzeylerinin
karşılaştırılmasına hapsetmekle kalmamaktadır. Bu tartışma devrim sorununu bir
kenara koyduğu ölçüde, burjuva demokrasisiyle proletarya diktatörlüğü
arasındaki ayrımların silinmesine hizmet etmektedir. Menşevizmin
alışılagelmiş tarzını izleyerek sürdürülen tartışmalar, somut örgütlü
mücadele ve onun somut koşulları gözönüne alınmadan yürütüldüğü sürece,
teoriler dünyasının soyutluğunda fırtınalar kopmaktadır.
Bu Dosyada Neler Var?
1. “Emperyalizmin Zayıf Halkası Proleter Devrimiyle Kırılacak!”
Elinizdeki dosyada yer alan
ilk yazı, bir proleter devrimi perspektifinin, somut durumun somut tahliline
bağlı bir stratejik hedef olduğunu öne çıkartıyor. Yaşadığımız
topraklardaki somut durumun, emperyalist paylaşım kavgasının temel mantığı
çerçevesinde ele alındığı yazı, proleter devrimi kavramını yapay ve bilinç
bulandırıcı “sosyalist devrim/demokratik devrim” kutuplaşmasından özenle
ayırdederek ve somutlayarak tanımlıyor. Proleter devrimini nesnel koşulların
bir hediyesi olarak değil, nesnel koşulların bilinçli bir devrimci
siyasal müdahaleyle değiştirilmesinin yolu olarak tarif ediyor.
Bu yazıda emperyalist
hiyerarşide bir üst basamağa sıçramaya niyetlenen ve belli başlı emperyalist
güçler tarafından buna hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalist
zincirin kilit öğelerinden biri olduğu vurgulanıyor. Ama aynı zamanda bu nesnel
durumun zincirin bir zayıf halkası olduğuna işaret edilerek, devrimcilerin
önündeki görevlere dikkat çekiliyor. Kuşkusuz Devlet İstatistik Enstitüsü
verilerinden yola çıkarak Türkiye’nin “bir zayıf halka” olarak
tanımlanmasının abesliği ne denli açıksa, emperyalist sistemin bu halkadan
kırılarak parçalanmasının komünistlerin öznel zaaflarından ötürü yerine
getiremedikleri bir ödev olduğu da bir o kadar açık olmalıdır. Nesnelliğe
teslim olup, devrim aşamalarını nesnel dinamiklere göre tayin eden
anlayışın menşevik özünü ortaya koyan bu yazıda, Komünistler Birliği’nden
Komünist Enternasyonal’e bir süreklilik/kopuş diyalektiği içinde bağlanan
kesintisiz bir proleter devrim anlayışı ortaya koyuluyor.
2. “Sosyalist Devrim Demokratik Devrim Tartışmasının Perdeledikleri”
Dosyadaki ikinci metin bir
yandan “sosyalist devrim/demokratik devrim” tartışmasının yapaylığını ve
perdelediği ayrışma zeminlerini somut örnekler ve polemiklerle gün ışığına
çıkarmayı hedefliyor. Öte yandan da, Türkiye solunun tarihini, bu tartışmayı
eksen alarak okumanın, bu zengin tarihin pek küçük bir bölümünü anlaşılır
kıldığını ortaya koyuyor. Zira bugün hala faal olan siyasi akımların hiçbirinin
kökleri 60’lı yılların ötesine kadar uzanmamaktadır. Hatta hemen hemen
tümünün soy ağacı “sosyalist devrim/milli demokratik devrim” tartışmasının
damga vurduğu bu kesitten itibaren şekillenmiştir. Ne var ki, 80’li yıllara
kadar kah uluslararası hareketteki bölünmelere paralel olarak, kah anti-faşist
mücadeleye somut yaklaşım biçimleri bakımından belli akımları bir tarafa,
ötekileri öte tarafa koymanın sağladığı kolaylık artık yoktur. Bu nedenle
önceden olduğundan daha soyut bir tartışma sürmektedir. Bugün varolan
akımların siyasal bakımdan bir tasnifini yapmak için başka ölçülere başvurmak
gerektiği kesindir.
Halbuki, bu tasnifi
“demokratik devrim/sosyalist devrim” ekseni etrafında yapma doğrultusundaki
arayışlar 80’li yılların sonlarına doğru çoğalmıştır. Elbette sosyalist ve
devrimci akımları bu kıstasa göre de ayrıştırmak mümkündür; üstelik
kağıt üzerinde düzgün görünen bir tabloya varmak da imkansız değildir. Ama
böyle bir tasnifin mahkum olduğu en iyi akıbet kağıt üzerinde düzgün duran
bir tasnif olarak kalmayı başarmasıdır.
Devrimci hareketin
gündeminden hala çıkmayan ve önümüzdeki dönemde daha da yerleşecek gibi görünen
bu kısır tartışmanın yaldızı kazındığında oportünizmle ayrışmanın esas
koşullarının es geçildiği görülecektir. “Demokratik devrim/sosyalist devrim
tartışmasının perdeledikleri” başlıklı yazı şunları kılavuz ediniyor:
Emperyalizm ve proleter devrimler çağında
ulusal kalkınmacılık anlayışıyla devrimci sosyalizm birbirine
karıştırılmamalıdır.
Proletarya Diktatörlüğünün sahiplenilmesi
reformistlerle komünistler arasındaki en önemli ayraç rolünü üstlenmelidir.
Devrim stratejisinin ne olacağı sorusu ancak
ve ancak buna önderlik edecek devrimci partinin nasıl yaratılacağı sorusuyla
birlikte yanıtlandığında anlamlı olacaktır.
İçinden geçtiğimiz çağda komünistlerin en
acil görevi proleter devrimlerine önderlik edecek, bunları yaygınlaştırıp
kazanımlarını kalıcılaştırabilecek bolşevik bir dünya partisini yaratmaktır.
3. “İki Taktik’ten Nisan Tezlerine”
Nihayet dosyadaki son yazı
aynı bakış açısıyla sorunun bir başka tarihsel kesitteki bir örneğine ışık
tutmayı amaçlıyor. Özellikle de Ekim Devrimi’nin öyküsünün tahrif edilerek
aktarılmasından ve bu biçimiyle algılanmasından doğan kafa karışıklığını
gidermeyi umuyor. Bu yazıda Nisan Tezleri’nin komünistlerle
reformistlerin ayırt edilmesi doğrultusundaki katkılarını öne çıkarmak
maksadıyla Bolşevikler arasında Şubat Devrimi sonrasında cereyan eden
tartışmalar irdeleniyor. Nisan Tezlerinin temel önermelerinin bugün
komünistlerin önündeki öncelikli görevlere işaret ettiğinin bilinciyle ele
alınan yazı, bir yönüyle de İki Taktik’ten Nisan Tezlerine uzanan süreklilik
bağını ortaya koyuyor.
İki Taktik’le Nisan Tezleri
arasında devrimci parti/devrimci siyaset ilişkisi çerçevesinde bir
süreklilik olduğunu, siyasal iktidarın bir sovyet cumhuriyeti olarak
örgütlenmiş proletarya ve köylü yığınları tarafından ele geçirilmesi
anlamındaki stratejik hedef bakımından (sovyet olgusunun tarih sahnesine
çıkışından itibaren) esaslı bir değişiklik olmadığı da gösteriliyor. Buna
karşılık 1905’den 1917’ye gelirken asıl değişimin devrim stratejisine ve
ittifaklar sorununa ilişkin olmayıp, İkinci Enternasyonal’in sosyal
emperyalist niteliğinin kavranmasıyla birlikte öne çıkan bir dünya partisi ve
yeni bir enternasyonal perspektifi bakımından olduğu sergileniyor.
Komünist Enternasyonal’in
yeniden İkinci Enternasyonal çizgisine oturtulması tam da bu ayrım çizgisinin
üzerinin örtülmesini gerektirdiği için, bu noktanın bugün öne çıkarılması
önemlidir. Aynı vurgu sayesinde, güya Lenin dönemindeki Üçüncü
Enternasyonal’in mirasına sahip çıkma iddiasında olan ama gerçekte Zimmerwald
çizgisinden öteye geçemeyen akımlarla berikiler arasındaki buluşma noktasına
da dikkat çekiliyor.
“Demokratik
devrim/sosyalist devrim” tartışmasını somut yol ve araçlar bağlamından
kopartarak ele alanların yaygınlığı göz önünde bulundurulduğunda Nisan
dönemecinde “sosyal demokrasinin kirli gömleğini çıkartıp” yeni, komünist
bir enternasyonal yoluna girme gereğinin vurgulanmasının başlı başına bir
önem taşıdığı açıktır.
***
Bu dosyada ortaya konulan
görüşlerin önemli bir kısmı ilk kez söylenmiş veya yeni keşfedilmiş değildir.
Sınıf mücadelesinin seyri içerisinde gerek yaşadığımız topraklarda, gerekse de
değişik coğrafyalarda değişik zamanlarda bu görüşlerin şu ya da bu kapsamda
ifade eden çeşitli örgüt veya kişiler olmuştur. Bu durum herşeyden önce, bu
fikirlerin dile getirilmesinin tek başına sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını
karşılamaya yetmediğinin pratik ve somut bir kanıtıdır. Çünkü hala bir bolşevik
önderlik eksikliği varlığını sürdürmektedir. “Doğru fikirler” ancak doğru
bir siyasal/örgütsel duruşla bütünleştiği takdirde varolan mevzilerin
korunmasına ve yenilerinin kazanılmasına hizmet edebilir. Buna karşılık,
yanlış örgütsel/politik çerçevelerde dile getirilmiş “doğru fikirler”in ne
büyük yanlışları besleyen destek ögeleri olduğunu ibretle görmek için
yeterinden fazla deneyim vardır; bu deneyimlere katkıda bulunmak istemiyoruz.
Bu gerçeğin bilincinde olarak, bu kitapçıktaki görüşlerin arkasında durma
iddiasına sahip çıkanlar, bu görüşleri savunurken her türden oportünist örgüt
ve siyaset anlayışıyla aralarındaki mesafeyi korumaya ve ayrım çizgilerini
kalınlaştırmaya özen göstererek hareket etmeye kararlıdır.
Dolayısıyla bu
kitapçıktaki yazıların hiçbirisi siyasal mücadeleden ve onun dayattığı
örgütsel/politik sorumluluklardan bağımsız olarak düşünülmemeli, kimse
bunları farklı amaçlarla kullanmaya yeltenmemelidir. Siyasal sorunların
çözülmesi siyasal mücadeleyle ve o mücadelenin araçlarıyla olur.
Teorik/ideolojik müdahalelerin buna olsa olsa dolaylı bir katkısı
olabilir; ama bu dolaylı katkının olabilmesi için bile, bu dolayımı sağlayacak
olan örgütsel/politik halkanın belirleyici bir önemi vardır. Yayınlayıp
arkasında duranlar açısından bu kitapçık esas olarak devrimci önderlik
eksikliğini duyan ve bu sorunun çözülmesi için örgütsel politik
sorumluluk üstlenen militanların böyle bir önderliğe aday komünist
partinin bolşevik çizgide yaratılması doğrultusunda eğitilmesi,
donanması için anlamlıdır. Kitapçıktaki yazılarda tartışma konusu edilen
anlayışların siyaseten alt edilmesini sağlayacak olan esas olarak bu siyasal
güç ve bu gücün yaratılması doğrultusundaki pratik/politik faaliyettir.
Elinizdeki kitapçığı
yayınlayıp arkasında durma iddiasında olanların muradı budur. Bu kitabı okurken
ve kullanırken akıldan çıkartılmaması gereken şudur: devrimci teori ancak
devrimci bir siyasal mücadelenin sorumluluğunu üstlenenlerin elinde
silaha dönüşecektir.
Bolşevizm Kazanacak!
Bolşevizm Defterleri
TİF (TKP) Programı’ndan. Bkz
TKP Programları ve
Mustafa Suphi Tezleri, Ürün Yayınları,
1997
age
s.159 Bugün İşçi Partisinin yayın organlarından biri olan «Aydınlık»
dergisinin logosunun altındaki «Kurucusu: Şefik Hüsnü» ibaresi kimse için
yadırgatıcı olmamalıdır.
Bugün
bu dergilerin yazı kadrolarında yer alan Hasan Cemal, Mümtaz Soysal, Uluç
Gürkan, İlhan Selçuk gibi unsurlar ve daha niceleri burjuva basınında milli
sosyalist akımdan düpedüz liberalizmin avukatlığı çizgisine kadar uzanan
“vicdanlı” yazarlar yelpazesini oluşturmaktadırlar.
YÖN
çevresi işçi sınıfını da “geri bilinçli” halkımızdan ayırt etmiyordu.
Türkiye’nin çarpık sanayileşmesi, işçilerin bir ayağının kırdan kurtulmamış
olması işçi sınıfını geri bilinçli yapmıştı. Aslında, bu iddiasında Yön
yalnız değildi. 15-16 Haziran olayları gerçekleşene kadar Türkiyeli
devrimcilerin işçi sınıfının devrimci potansiyeline beslediği güveni açıkça
dile getirişine rastlamak pek olanaklı değildi.
Doğan
Avcıoğlu,
Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yayınevi,
1978, s1224
Devrim
çevresi tuhaf bir biçimde leninist kuramın biçimsel bir benzerini yeniden
üretiyordu. Bilindiği gibi leninist devrim kuramı işçi sınıfını toplumu
değiştirecek temel güç olarak görür. Ancak işçi sınıfı sosyalist hareketle
birleşmediği ölçüde bilinçsizdir. Leninist öncünün görevi işçi hareketiyle
sosyalist hareketi birleştirmektir. Avcıoğlu ve arkadaşlarına göre ise
devrimci güç ordudur. Ancak ordunun içindeki “zinde güçler” kimi
homurdanmalarla dile getirdikleri hoşnutsuzluklara sahip olsalar da siyasal
olarak bilinçsizlerdir. Onlara bu bilinci verecek hareket aydın hareketidir.
İşçi sınıfının yerini orduyla, partinin yerini aydın çevreleriyle dolduran
Devrim gazetesinin kendine biçtiği asıl amaç “şerefli Türk Ordusuna” siyasal
bilinç kazandırmaktır.
Belli
burada ince bir demagoji yapıyor. “Sosyalizm bağımsız ülkede olur” cümlesini
sanki “bir ülkede sosyalist devrim ancak o ülke bağımsızlığını daha önceden
kazanmışsa yapılabilir” cümlesiyle eşanlamlıymış gibi kullanıyor, böylelikle
de önce bağımsızlık sonra sosyalizm teorisini gerekçelendirdiğini düşünüyor.
Mihri
Belli, Yazılar
1965-1970, Sol Yayınları 1970, s31
Komünistlerin
sözü “erkek sözü”nden daha değerli olsa da “Dolu sofra, gülen anne, gülen
çocuklar,/Bir’e on bir’e yüz’le akşama gebe/Şafakla doğan işgücü” dizeleri
elbette ancak sosyalizmde bir özlemi dile getirmekten çok bir gerçekliği
tanımlayacaktır. Ama sosyalizmi işçiler için arzu edilir kılan şey işçilerin
karınlarının doymasından çok ücretli emeğin sermayeye olan köleliğinin
ortadan kaldırılmasıdır. Sosyalizm insani yaratıcılığın kısıtlanmadığı,
işçilerle ürettikleri nesne arasındaki her türden yabancılaşmanın kalktığı,
insanların bir baskı aygıtı olan devletin sopasının bilinç altı ya da üstü
gerilimiyle yaşamadıkları bir rejimdir.
TİP
Programı’ndan aktaran Behice Boran, Savunma, Sosyalist Yayınlar
1992, s24
1990’ların
ortasından beri kitlelerin karşısına “Sosyalizm Programı”yla çıkan SİP’in
özel işletmelerinin devletleştirilmesini sosyalizm yolunda adımlar olarak
sunması bu yüzden kimseyi şaşırtmamalıdır.
Sosyalizm
ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, s2145
TKP
Programları ve Mustafa Suphi Tezleri,
Ürün Yayınları, 1997, s58
Türkiye
İşçi Partisi Programından aktaran
Sosyalizm Ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 7, s522-23
İşçi
katılımı denilen şeyin kesinlikle proletarya diktatörlüğü olmadığı burada
bir kez daha açığa çıkıyor
Yaşar
Ayaşlı, Küçük Ama Bolşevik Bir Müfreze: TİKB, Sosyalizm ve Toplumsal
Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 7 s2274
THKP-C/ML’yi
“yeni bir açılım” getirmediği için burada ele almıyoruz.
Seksenlerin
ortasında bu ikinci gerekçe de terk edilecek komprador-milli burjuvazi
ayrımı kaldırılacak yerine siyasal örgütlenme özgürlüğü için demokratik
devrim tezi kabul edilecekti.
Aktaran
H.Fırat, Devrimci
Demokrasi ve Sosyalizm, Eksen
Yayıncılık, s.127
Evet
devrimcilik-legalizm kutuplaşması. Legalist kanatta TKP’nin bulunması bir
çelişki değil, çünkü leninistler bir partinin legalist olup olmadığına,
devletin ona tabelasını rahatça asmasına izin verip vermediğine bakarak
karar vermez. Legalizm siyasal bir partinin bütün propaganda ve
ajitasyonuyla mevcut yasaların izin verdiği değişiklikleri hedeflemesidir.
Hal böyle olunca Türkiye Solu içerisinde en legalist kol Aydınlıkçılardan
sonra TKP’dir.
Sosyalist
Devrim Yazıları, Gelenek Seçkisi, arka
kapaktaki tanıtım yazısından
|